|
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN:
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
İTİRAZIN KONUSU:
17.7.1964 günlü, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun
26. maddesinin 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci
fıkrasının “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere…” bölümünün, Anayasa’nın 10., 60. ve 65.
maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.
I - OLAY
Biga Asliye (iş) Mahkemesinin
rücuen tazminat kararının
temyizen incelemesi sırasında
itiraz konusu Kural’ın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına
varan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi iptali için başvuruda
bulunmuştur.
II - İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe
bölümü şöyledir:
“Davacı Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı avukatı
Zeliha Yılmaz tarafından
davalı Furkan Kesik Et ve
Besicilik Üretim Pazarlama ve İthalat İhracat
Limited Şirketi aleyhine
açılan rucu davası hakkında
Biga Asliye (İş) Mahkemesince verilen 19.09.2002 tarih ve
2001/356 Esas, 2002/491 sayılı hükmün
temyizen incelenmesi taraf avukatlarınca
istenilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü ve
aşağıdaki karar tespit edildi.
Davacı vekili, iş kazası geçiren sigortalının sürekli iş
göremez duruma düşmesi üzerine kendisine Kurumca sürekli
iş göremezlik geliri bağlanıp bağlanan gelirin peşin
değerinin tahsili için daha önce davalı aleyhine
rücu davası açıldığını, 2
davanın kabulüne ilişkin hükmün Yargıtay denetiminden
geçmek suretiyle
kesinleştiğini, ne ki daha sonra yürürlüğe giren kanun
veya kararnamelerle yapılan katsayı değişiklikleri sonucu
sigortalıya bağlanan gelirlerde artış meydana geldiğini
öne sürmüş ve gelirlerdeki artışın peşin değerinin
davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, mahkemece
istemin kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekili savunma dilekçesinde, davanın yasal
dayanağını oluşturan 506 Sayılı Sosyal Sigortalar
Kanununun 26. maddesi hükmüne göre, bağlanan gelirlerde
sonradan meydana gelen artışların istenemeyeceğini,
Kurumun ancak bağlanan gelirin ilk peşin değerini
isteyebileceğini, nitekim daha önce açılan ilk peşin
değerin tahsiline ilişkin davada hükmedilen tazminatın
ödendiğini, kaldı ki Bağ-Kur’un, gerek Bağ-Kur Kanununun
63. gerekse 2926 Sayılı Kanunun 47. maddelerine göre aynı
nitelikte açmış bulunduğu davalarda sadece ilk peşin
değerli gelire hükmolunduğunu,
o nedenle eldeki davanın reddine karar verilmesi
gerektiğini iddia etmiş, ret kararı verilmediği taktirde
Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesinin iptali için
Anayasa Mahkemesine gidilmesini talep etmiş ise de
mahkemece Anayasaya aykırılık iddiası ciddi bulunmamıştır.
Ne ki Dairemiz, sözü edilen 26. maddede yapılan değişiklik
hükümleri ile anılan maddeye ilişkin olarak verilen 1994
tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ışığında,
26. maddenin birinci fıkrasında yer alan, “...sigortalı
veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri
miktarla sınırlı olmak üzere...” deyiminin Anayasaya
aykırı olması nedeniyle iptaline karar verilmesi gerektiği
amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği
sonucuna varmıştır. Anayasaya aykırılık sorunu
çözümlenmeden önce Sosyal Sigortalar Kurumunun 506 Sayılı
Yasanın 26. maddesinden doğan rücu
hakkının hukuksal temelinin neye dayandığının açıklığa
kavuşturulması gerekmektedir.
İş
kazası geçiren veya meslek hastalığına tutulan sigortalıya
hangi sosyal sigorta yardımlarının yapılacağı anılan
Kanunun 12. maddesinde hükme bağlanmıştır. Sigortalıya
yapılan yardımların neler olduğu maddenin (A), (B) , (C) ,
(D), (F) , (G) , (H) bentlerinde sınırlı bir biçimde
sayılmıştır. Konumuzu ilgilendiren ve etkileyen sadece (C)
ve (H) bentlerindeki hükümlerdir. İş kazası geçiren veya
meslek hastalığına tutulan sigortalı sürekli iş göremez
durumuna düşmüş ise kendisine anılan maddenin (C) bendine,
ölmüş ise hak sahiplerine (H) bendine göre sürekli iş
göremezlik geliri bağlanması gerekmektedir.
Sigortalıya veya hak sahiplerine anılan Kanunun 12.
maddesinde sayılan yardımları sağlayan Sosyal Sigortalar
Kurumu şayet iptali istenen 26. maddede öngörülen koşullar
oluşmuşsa yapılan yardımları anılan maddede belirtilen
tazmin sorumlularından talep edebilmektedir. 26. maddenin
Kuruma sağladığı hakka “rücu
hakkı”, açılan davaya da “rücu
davası” denmektedir.
Anayasaya aykırılık iddiasında çözümlenmesi gereken
hukuksal sorun Kurumun sadece bağlanan gelirin ilk peşin
değerini mi yoksa kanun veya kararnamelerle ileriki
yıllarda yapılan gelir artışlarının dahi
rücuan talep edilip
edemeyeceği noktasındadır. Şayet gelirlerde meydana gelen
artışların da istenebileceği sonucuna varıldığı taktirde
yerine göre tazmin sorumluları bir çok dava tehdidiyle
karşı karşıya kalmış olacaklardır.
Hemen belirtmek gerekirse 10 Hukuk Dairesi ve Yargıtay
Sosyal Sigortalar Kanununun yürürlüğe girdiği 1965
yılından bu güne değin Kurumun, sigortalının veya hak
sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tazminat miktarı
ile sınırlı olmak üzere rücu
hakkını kullanabileceği görüşündedir.
Yargıtayımızı böyle bir uygulamaya götüren neden,
26. maddenin birinci fıkrasının yorumundan
kaynaklanmaktadır. Bu maddede aynen, “İş kazası ve meslek
hastalığı, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma
ve işgüvenliği ile ilgili
mevzuat hükümlerine aykırı hareketi, veyahut suç
sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca
sigortalıya ve hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride
yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarı ile
gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22 nci
maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye
değerleri toplamı sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere
Kurumca işverene ödettirilir.” hükmünün yer aldığı
görülmektedir. Yargıtay, “...ileride yapılması gerekli
bulunan her türlü giderlerin tutarları...” kavramının,
ileride gelirlerde meydana gelecek artışları da
kapsadığını düşünmektedir. Oysa Anayasa Mahkememiz, 26.
maddenin Anayasaya aykırılığı iddiası ile açılan davalarda
Kurumun, sadece bağlanan gelirin ilk peşin değerini
isteyebileceği, gelirlerde meydana gelen artışları
isteyemeyeceği sonucuna varmıştır. Mahkemeler, değişik
zamanlarda 26. maddenin Anayasaya aykırılığı iddiası ile
Anayasa Mahkemesine başvurmuşlar. Yüksek Mahkeme, 26.
maddenin gelirlerde meydana gelen artışların da
istenebileceği anlamını taşımadığına o nedenle anılan
maddenin Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. (Bkz.
Any. Mah.
23.05.1972 tarih, E.2. K.28, Any.
Mah. 20.12.1983 T. 1982/4 E.
1983/17 K. Any.
Mah. 2.5.1991 T. 1990/28 E.
1991/11 K.)
Yüksek Mahkeme, sözü edilen kararlarında, Sosyal
Sigortalar Kanununun birinci fıkrasına göre, iş kazası
geçiren veya meslek hastalığına tutulan sigortalıya
Kurumca sürekli iş göremezlik geliri bağlanıp bu gelirin
peşin değeri tahsil edildikten sonra Kanun ve
Kararnamelerle gelirlerde meydana gelen artışların peşin
değerinin işverenden istenemeyeceğini, aksine bir yorumun
Anayasa’ya aykırı olacağını şu çarpıcı nedenlere
dayandırmaktadır: “Sözü edilen fıkra hükmü, sorumluluğun
kapsamını şu biçimde çizmiştir. “Kurumca sigortalıya veya
hak sahibi kimselerine yapılan ve ileri yapılması gerekli
bulunan her türlü giderlerin tutarı ile gelir bağlanırsa
bu gelirin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap
edilecek sermaye değerleri toplamı işverenden alınır.” Bu
kural incelendiğinde iki husus göze çarpmaktadır.
Bunlardan birincisi, iş kazası neticesinde kesin,
değişmeyen fiili ve hukuki bir sonucun ortaya çıkması
halidir. Fıkra hükmünün öngördüğü koşullar içinde oluşan
bir iş kazasında sigortalı bir işçinin hayatını kaybetmiş
olması, bu hale örnek olarak gösterilebilir. Burada
değişmeyen bir durum oluşmuş, işverenin sorumluluğu ve
bunun sınırları kesin bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu
durumda yargı organının görevi, ölen işçinin hak
sahiplerine Kurumca bağlanan gelirin, varsa kusur
oranlarını ve Kanunun 22. maddesinde belli edilen sermaye
değerini saptayarak işverenden tahsiline karar vermekten
ibaret kalmaktadır. Bu işlem sonucunda işverenin olayla
ilgisi kesilmekte ve sorumlu tutulduğu yüküm böylece
yerine getirilmiş olmaktadır. Kanuna uymayan eylem sonucu
hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun neticesi olarak da
bağlanan gelirin sermaye değerini Kuruma ödeyen ve böylece
ilgi ve ilişkisi kesilen işverenin, sosyal hukuk
devletinin gereği olmak üzere çıkarılacak yasa
hükümleriyle, Kurumca bağlanmış eski gelirlerdeki
artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden
sorumlu tutulmasını hukukla bağdaştırma olanağı yoktur.
Kaldı ki, işvereni bu durumda da sorumlu tutmak, Devlete
yükletilmiş kimi ödevlerin işverenlere devredilmesi gibi
bir sonuç ortaya koyar ki, Anayasa’nın böyle bir neticeyi
öngördüğü de öne sürülemez.
İkinci halde ise, böyle kesin bir durum söz konusu
değildir. Gerçi bir iş kazası olmuş ve örneğin kazaya
uğrayan işçiye sürekli iş göremezlik geliri bağlanmıştır.
Kanunun 25. maddesinde belirtildiği üzere sigortalı işçi
her zaman iş göremezlik derecesinde bir artma olduğunu
ya da başka birinin sürekli
bakımına muhtaç duruma girdiğini öne sürerek bağlanan
gelirde değişiklik yapılmasını isteyebilecek ve Kurum da
sigortalıyı her zaman kontrol muayenesine tabi
tutabilecektir. Bu gibi hallerde bir iş kazası sonucu
sigortalı işçiye bağlanan gelir bir kesinlik taşımamakta,
artırılması, eksiİtilmesi veya
kesilmesi gereken bir nitelik göstermektedir.
Bu
nedenlerle 26. maddenin birinci fıkrasındaki “ve ileride
yapılması gerekli bulunan” deyiminden, neden-sonuç
ilişkisi süregelen ve işverenle kesin hesaplaşması
yapılmamış olan haller anlaşılmak gerekir. Sözü edilen bu
kuralın, neden-sonuç bağı kesin olarak kalkmış ve
tasfiyesi yapılmış durumları amaçlamadığı ise açıkça
ortadadır.
Yeri gelmişken şu yön de açıklanmalıdır ki, Anayasa
Mahkemesi’nin, Anayasa’ya uygunluk denetimi görevini
yaparken bir Kanun hükmünün yüksek mahkemelerce
uygulanmasında benimsenen görüşlerle bağlı olduğunu
gösteren bir hüküm, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 44 sayılı
Kanunda yer almış değildir. Yüksek mahkeme içtihatlarının
değişmez olmadığı; zaman zaman
içtihad değişikliklerinin
ortaya çıktığı; yüksek mahkeme daireleri ile genel kurul
kararlarının aynı kuruluş içindeki daireleri dahi
bağlayıcı bulunmadığı, göz önünde tutulunca, bunların
Anayasa Mahkemesi’ni bağlayacağını savunabilmek için haklı
bir hukuki neden de gösterilemez. Bu yön, Anayasa
Mahkemesi’nin 18.11.1969 günlü, 1969/30-65 sayılı
Kararında “Anayasa Mahkemesi, gerek iptal davası gerekse
itiraz yolu ile Anayasa’ya aykırılığı öne sürülen bir
kanun hükmünün anlamını, kendi hukuk görüş ve anlayışı
açısından incelemeli ve o hükmün bu anlam içinde
Anayasa’ya uygunluğu denetlenmelidir” görüşü
savunulmaktadır.
Anayasa Mahkemesi kararından alınan bu görüşün ortaya
koyduğu hukuksal gerçek şudur: 26. maddenin birinci
fıkrasında yer alan “...Kurumca sigortalıya veya hak
sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli
bulunan her türlü giderlerin tutarları ile” kavramına
ileriki yıllarda gelirlerde meydana gelen artışlar dahil
edilemez. Başka bir anlatımla anılan fıkrada geçen “ile”
sözcüğünden sonra gelen “gelir bağlanırsa” deyiminin ifade
ettiği anlam bağımsız olup bu deyimden önce gelen “ileride
yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları”
deyimi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Yüksek Mahkemeye
göre, “ileride yapılması gerekli bulunan her türlü
giderlerin tutarları ile” hükmü, geçirilen iş kazası veya
meslek hastalığına bağlı olarak yapılan giderleri
amaçlamaktadır. Örneğin, iş kazası geçiren sigortalı
iyileşmemiş ve tedaviye devam edilmiş ise sarf edilen
tedavi giderleri ileride yapılması gerekli bulunan her
türlü giderlerden sayılır. Keza sigortalıda oluşan sürekli
iş göremezlik derecesi artmış ve arada illiyet bağı
gerçekleşmiş ise iş göremezlik derecesindeki artış
nedeniyle yapılan giderler ve bu nedenle artan gelir,
ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerden
sayılır ve giderek bu giderler işverenden istenebilir.
Sigortalıya ilk defa gelir bağlanmış ve sürekli iş
göremezlik derecesinde hiçbir değişiklik olmamışsa Kurum,
bağlanan gelirin ilk peşin değerini isteyebilir. Aynı olay
nedeniyle işverenle Kurum hesaplaştıktan ve işveren,
bağlanan gelirin ilk peşin değerini Kuruma ödedikten sonra
işverenin sürekli dava tehdidi altında bırakılmış olması
Anayasaya aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin kararı bu doğrultuda olmasına karşın
yüce Yargıtay, Yüksek Mahkemenin ortaya koyduğu yorumun
bağlayıcı olmadığına karar vermiş bu güne değin, 26.
maddenin birinci bendine göre, kanun ve kararnamelerle
gelirlerde meydana gelen artışların işverenden
istenebileceği görüşünü sürdüre gelmiştir. Böylece aynı
konuda her iki Yüksek Mahkeme, yasanın yorumunda çelişkiye
düşmüş bulunmaktadır. Oysa öğretideki baskın görüş,
Anayasa Mahkemesinin Anayasal yorumunun yargıyı ve herkesi
bağlayacağı doğrultusundadır.
Yargıtayımızın, gelirlerde
meydana gelen artışların işverenden istenebileceğine dair
görüşünün diğer bir nedeni de şudur: Kurumun 26. maddeden
doğan rücu hakkının hukuksal
temeli halefiyet esasına
dayanır. Kurum, sigortalının halefi olduğuna göre
sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebileceği
miktara kadar talepte bulunabilir. Kurum, bağlanan
gelirlerin ilk peşin değerini işverenden tahsil ettikten
sonra geriye sigortalının işverenden isteyebileceği bir
miktar kalmışsa gelirlerdeki artışları bu miktar
tükeninceye kadar talep edebilir. Örnek vermek gerekirse;
iş kazası geçiren sigortalıya Kurumca beş milyar peşin
değerli gelir bağlanmış ancak sigortalı aynı kaza
nedeniyle 15 milyar lira tutarında maddi tazminat
isteyebilecek durumda ise Kurum, beş milyar peşin değerli
geliri işverenden tahsil ettikten sonra ileriki yıllarda
kanun veya kararnamelerle artırılan gelirleri on beş
milyar lira maddi tazminat miktarı tükeninceye kadar
işverenden isteyebilmektedir. Peşin değerli gelir,
uygulamada tavan olarak adlandırılan “on beş milyar
liradan düşükse yerine göre Kurum, işveren aleyhine birçok
rücu davası açabilmektedir.
Oysa Anayasa Mahkemesi, Kurumun sadece ilk bağlanan beş
milyar peşin değerli geliri isteyebileceği görüşündedir.
Doktrindeki ağır basan görüş, Kurumun 26. maddeden doğan
rücu hakkının Yargıtay’ın
görüşü gibi halefiyet esasına
değil “Kanundan doğan bağımsız rücu
hakkına” dayandığı, gelirlerdeki artışların Anayasa
Mahkemesinin yorumu gibi işverenden istenemeyeceği
yönündedir. (Bkz.
Dr.Atabet, Sigorta ve Sosyal
Sigortalarda halefiyet ve
rücu. İş Hukuku Dergisi 1969
Sayı 3, Tekinay, ölüm
sebebiyle destekten yoksun kalma tazminatı, S. 96,
İstanbul, 1963, İzveren,
Sosyal Politika ve Sosyal Sigortalar, S. 218
vd. Öner, Kurumun 506 Sayılı
Kanundan doğan rücu hakkı,
S.45-49, Oğuzman, iş kazası ve
meslek hastalığından doğan zararlardan işverenin
sorumluluğu, İstanbul Hukuk Fakültesi
mezmuası, 1969, Cilt 34 Sayı 1-4) Tekrar etmek
gerekirse, Kurumun 26. maddeye göre, gelirlerde meydana
gelen artışların işverenden istenemeyeceğine ilişkin
Anayasa Mahkemesinin görüşü ile öğretinin baskın görüşü,
biribiriyle örtüşmektedir.
26.
maddenin hangi hükmünün Anayasaya aykırılık teşkil ettiği
meselesine gelince, yukarıda değinildiği gibi anılan
maddenin birinci fıkrasında aynen şu hükme yer
verilmiştir. “...sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere
Kurumca işverene ödettirilir...” 24.10.1983 tarih ve 2934
sayılı Kanunun 2. maddesiyle eklenen bu hüküm gelirlerdeki
artışların da istenebileceği anlamına gelmektedir.
Nitekim Yargıtayımız da gelir
artışlarının işverenden istenebileceğine dair içtihadını
26. maddeye sonradan eklenen bu fıkraya dayandırmaktadır.
Keza 01.07.1994 tarih, 1992/3 Esas, 1994/3 Karar sayılı
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında
da gelirlerde meydana gelen artışların istenebileceği
görüşü sözü edilen 26. maddeye eklenen, “...sigortalı veya
hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri
miktarlar sınırlı olmak üzere...” hükmüne
dayandırılmıştır. Oysa, Anayasa Mahkememiz
baştanberi açıklandığı gibi,
gelirlerde meydana gelen artışların istenebileceğine
ilişkin bir yasa hükmünün Anayasaya aykırı olacağına karar
vermiştir. Yargıtayımız,
anılan İçtihadı Birleştirme Kararının bağlayıcılığı
nedeniyle gelir artışlarının peşin değerinin de
istenebileceğine karar vermektedir.
Oysa, 2934 sayılı Yasa ile eklenen hüküm iptal edildiği
taktirde Yargıtay, görüşünü değiştirmek zorunda
kalacaktır. Nitekim Yargıtay, eski görüşünden dönerek
Bağ-Kur Kanununun 63. ve 2926 Sayılı Kanunun 47.
maddelerinde yer alan Kurumun rücu
hakkının bağımsız rücu hakkı
esasına dayandığını ve gelir artışlarının istenemeyeceğini
kabul etmektedir.
Önemle belirtilmelidir ki, Anayasa Mahkemesi 26. maddenin
birinci fıkrasını yorumladıktan sonra, bu fıkranın
Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiş ise de, 2934
Sayılı Kanunla sonradan 26. maddenin birinci fıkrasına
eklenen “sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere” hükmü
Yüksek Mahkemenin ret kararlarında irdelenmemiştir. Oysa
bu hüküm artışların istenebileceğine olanak sağlamaktadır.
0 nedenle Anayasa Mahkemesi işin esasına girerek Anayasaya
aykırılık davasına bakabilir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Anayasanın l0 uncu,
60 ıncı ve 65 inci maddelerine
aykırı görülen Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 26
ncı maddesinin birinci
bendinde yer alan, “...sigortalı veya hak sahibi
kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı
olmak üzere...” sözcüklerinin iptali için Anayasanın 152
ve 2949 Sayılı Kanunun 28/1’nci maddeleri gereğince
re’sen Anayasa Mahkemesine
başvurulmasına ve iş bu davanın geri bırakılmasına
28/01/2003 gününde oybirliği ile karar verildi.”
III - YASA METİNLERİ
A - İtiraz Konusu Yasa
Kuralı
17.7.1964 günlü, 506 sayılı
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 3395 sayılı Yasa ile
değiştirilen birinci fıkrasındaki itiraz konusu bölümü de
içeren 26. maddesi şöyledir:
“İş kazası ve meslek
hastalığı, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma
ve işgüvenliği ile ilgili
mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç
sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca
sigortalıya veya haksahibi
kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan
her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu
gelirlerinin 22 nci maddede
belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri
toplamı sigortalı veya haksahibi
kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla
sınırlı olmak üzere Kurumca işverene ödettirilir. (Ek
cümle: 4958 - 29.7.2003 /
m.28) İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde
kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır.
İş kazası veya meslek
hastalığı, 3 üncü bir kişinin kasıt veya kusuru yüzünden
olmuşsa, Kurumca bütün sigorta yardımları yapılmakla
beraber zarara sebep olan 3 üncü kişilere ve şayet kusuru
varsa bunları çalıştıranlara Borçlar Kanunu hükümlerine
göre rücu edilir.
(Ek fıkra: 2934 -
24.10.1983) Ancak, iş kazası veya meslek hastalıkları
sonucu ölümlerde bu Kanun uyarınca hak sahiplerine
yapılacak her türlü yardım ve ödemeler için, iş kazası
veya meslek hastalığının meydana gelmesinde
kasdı veya kusuru bulunup da
aynı iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen
sigortalının hak sahiplerine Kurumca
rücu edilemez.”
B - Dayanılan ve İlgili
Görülen Anayasa Kuralları
Başvuru kararında Anayasa’nın
10., 60. ve 65. maddelerine dayanılmış, 2. maddesi ise
ilgili görülmüştür.
IV - İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün
8. maddesi gereğince,
Haşim KILIÇ,
Samia AKBULUT, Yalçın ACARGÜN,
Sacit
ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Aysel PEKİNER, Ertuğrul ERSOY,
Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN, Enis TUNGA ve Mehmet
ERTEN’in
katılmalarıyla 19.2.2003 gününde yapılan ilk inceleme
toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin
esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V - ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, işin
esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kural, dayanılan
Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:
Başvuru kararında, itiraz
konusu kuralın, sonradan kanun veya kanun hükmünde
kararnamelerle gelirlerde meydana gelen artışların
işverenden istenebilmesini olanaklı kılması nedeniyle,
Anayasa’nın 10., 60. ve 65. maddelerine aykırılığı ileri
sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi yasaların,
kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün
Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri
sürülen gerekçelere dayanmak zorunda değildir. İstemle
bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile de Anayasa’ya
aykırılık kararı verilebileceğinden, iptali istenen
kuralla ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden
de inceleme yapılmıştır.
İşverenin sorumluluğunun
düzenlendiği ve itiraz konusu bölümün de yer aldığı 506
sayılı Yasa’nın 26. maddesinde, işverenin kastı veya
işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili
mevzuat hükümlerine aykırı ya
da suç sayılabilir bir hareketi sonucu iş kazası ve meslek
hastalığının meydana gelmesi halinde, Kurum’ca sigortalıya
veya hak sahibi kimselere gelir bağlanması durumunda,
Kurum’un sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere işverene
rücu hakkı öngörülmüştür.
Kuralla, Kurum’ca sigortalıya
veya hak sahibi kimselere yapılan ve ileride yapılması
gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarı ile gelir
bağlanması halinde bu gelirin Yasa’nın 22. maddesinde sözü
edilen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri
toplamının işverenden alınması öngörülmekte, bu gelirin
istenebilmesi için zararın işverenin kastı
ya da işçi sağlığı ve iş
güvenliği kurallarına aykırı veya suç sayılabilir hareketi
sonucunda oluşması gerekmektedir. Buna göre, iptali
istenilen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı olmak üzere”
bölümü, anılan sorumluluğun kapsamının belirlenmesinde,
sigortalıya bağlanan gelirlerde, kanun, kararname ve
katsayı değişikliği nedeni ile yapılacak artışların da
işverenden istenebilmesini olanaklı kılmaktadır. Nitekim
1.7.1994 günlü, E.1992/3, K.1994/3 sayılı Yargıtay
İçtihadı Birleştirme Kararındaki yorumun da bu yönde
olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesi ile
benimsenen hukuk devleti, bütün faaliyetlerinde hukukun
egemen olduğu devlettir. Bu devlette hukuk güvenliğini
sağlayan bir düzen kurulması asıldır. Böyle bir düzende
devlete güven ilkesi ise vazgeçilmez temel öğelerdendir.
Devletin yaptığı düzenlemelerde haksız bir edinime yol
açılması ve kişilerin haksızlığa uğratılması kabul
edilemez.
Anayasa’nın 60. maddesinde
“Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu
güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı
kurar” denilmektedir. Bu kurala göre, sosyal güvenlik
herkes için bir hak ve bunu gerçekleştirmek ise devlet
için görevdir. Sosyal güvenlik hakkı, sosyal sigorta
kuruluşlarınca kendi kuralları çerçevesinde yerine
getirilir. Sosyal sigortanın kapsamı, sigorta alanı ve
içerdiği riskler ile alınacak primler yasalarla
belirlenmiştir. Sosyal güvenliğin ve sigortanın varlık
nedeni sosyal risklerin karşılanmasıdır.
Kanuna uymayan eylem sonucunda
hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da
bağlanan gelirin sermaye değerini Kurum’a ödeyen ve
böylece ilgi ve ilişkisi kesilen işverenin, kanun, kanun
hükmünde kararname ve kararlarla bağlanan gelirlerde
yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye
değerlerinden sorumlu tutularak dava tehdidi altında
bulundurulması, sosyal güvenlik kuruluşlarına ait olması
gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına gelir.
Böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle
bağdaşmadığı gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de
aykırıdır.
Bu nedenlerle Kural,
Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 10., 60.ve
65. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, A.
Necmi
ÖZLER ve Şevket APALAK bu görüşlere katılmamıştır.
VI - SONUÇ
17.7.1964 günlü, 506 sayılı
“Sosyal Sigortalar Kanunu”nun 26. maddesinin 3395 sayılı
Yasa ile değiştirilen birinci fıkrasının “... sigortalı
veya haksahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere ...” bölümünün, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve
İPTALİNE, Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, A.
Necmi
ÖZLER ile Şevket
APALAK’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
23.11.2006 gününde karar verildi.
|
Başkan
Tülay TUĞCU |
Başkanvekili
Haşim
KILIÇ |
Üye
Sacit
ADALI |
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU |
Üye
Ahmet AKYALÇIN |
Üye
Mehmet ERTEN |
|
Üye
Mustafa YILDIRIM |
Üye
A. Necmi
ÖZLER |
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR |
|
Üye
Şevket APALAK |
Üye
Serruh
KALELİ |
KARŞI OY
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun
26. maddesinin 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci
fıkrasının “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere…” bölümünün Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun
“İşverenin sorumluluğu” başlıklı 26. maddesi, iş kazası
ya da meslek hastalığı sonucu
Kurum’un sigortalıya, sigortalı ölmüşse hak sahibi
kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan
her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu
gelirlerinin hesaplanacak sermaye değerleri toplamı,
sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere bu
ödemelere neden olan kişilere rücu
yoluyla ödettirme hakkını düzenlemektedir.
Rücu
yoluyla ödettirme, Kurumun sigortalı veya hak sahiplerine
yaptığı ödeme nedeniyle malvarlığında meydana gelen
eksilmeyi kısmen de olsa gidermekte ve zararı ödeyenlerin
sigortalının sağlığını ve can güvenliğini koruma yönünde
özen göstermesini de sağlayarak, iş kazası ve meslek
hastalıklarının meydana gelmesini önlemektedir. Kurum’un,
rücu yoluyla ödettirme
hakkının en üst sınırı sigortalının veya hak sahiplerinin
işverenden isteyebileceği miktardır. Bu miktar ise
sigortalı veya hak sahiplerinin iş kazası
ya da meslek hastalığı sonucu
uğradıkları gerçek zarardır. İşveren,
rücu yoluyla Kurum’a yaptığı ödeme ölçüsünde,
sigortalı veya hak sahiplerine karşı tazmin
sorumluluğundan da kurtulmaktadır. Herkes kusurlu
eyleminin sonuçlarına katlanmaya mecburdur. Bu nedenle
sigortalı veya hak sahiplerinin, kusurlu işverenden
Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca da isteyebilecekleri bu
zararın açıklanan biçimde işverene ödettirilmesine ilişkin
düzenlemenin temelinde, çalışma hayatının düzenli
işlemesi, ekonomik yönden güçsüz olan sigortalıların iş
hayatının risklerine karşı sosyal güvencelerinin
sağlanması bulunmaktadır.
İtiraz konusu ibare, işverenin
rücu davasındaki
sorumluluğunun üst sınırını göstererek, hem onun sorumlu
olduğu tazminat miktarının kapsamını belirlemekte, hem de
iş kazası ya da meslek
hastalığına maruz kalan sigortalı veya hak sahiplerinin
işverenden isteyebileceği ve Kurum’un da buna göre
rücu yoluyla ödettirebileceği
miktarı göstermektedir. Böylece, işverenin ilerde
yapılacak artışlardan nereye kadar sorumlu tutulacağı,
kasıtlı veya kusurlu eyleminin sonucu olarak katlanmaya
mecbur olduğu zarar miktarıyla sınırlandırarak,
sınırlanandan daha fazlasının rücu
yoluyla ödettirilmesinin işverenden talep edilemeyeceği
tespit edilmiş olmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa’ya
aykırılığı ileri sürülen bir yasa kuralını kendi hukuk
görüşü ve anlayışı açısından inceler ve o kuralın bu
anlamda Anayasa’ya uygunluğunu denetler. Yasa kurallarını
yorumlayarak uygulama yapan yargı mercileri
ya da yüksek mahkemeler,
farklı yorumlamalar yaparak değişik uygulamalar
yapabilirler. Aynı konu, benzer nitelikteki yasalarda
farklı da düzenlenebilir. Bütün bunlar, aykırılığı öne
sürülen hükmün anayasal denetiminde izlenmesi gereken
yöntemi değiştirmez.
Anayasa’nın 60. maddesinin
ikinci fıkrasında sosyal güvenlik alanında, Devlete
gerekli önlemleri alma görevi yüklenmiş, 65. maddesinde
ise bu yükümlülüğün sınırları belirtilerek, sosyal
güvenlik konusunda, ancak Devletin ekonomik ve mali
kaynakları ölçüsünde önlem alma yükümlülüğü verilmiştir.
Sosyal Sigortalar Kurumu ise Devlete yüklenen sosyal
güvenlik hakkını sağlamak üzere kurulmuştur.
Anayasa, sosyal güvenlik
alanında Devlete gerekli önlemleri alma görevini, ekonomik
ve mali kaynakları ölçüsünde yüklemiştir. Katkılı sosyal
güvenlik rejimlerinde, Sosyal Güvenlik Kurumunun amacına
uygun olarak hizmet verebilmesi ve sosyal riskleri
karşılayabilmesi sahip olduğu parasal kaynaklara bağlıdır.
Yasakoyucunun, Devlete
yüklenen görevin yerine getirilebilmesini sağlayacak ve
Kurum’un malvarlığını koruyacak tarzda, temel hukuk
kurallarına ve Anayasa’nın diğer hükümlerine aykırı
olmayan kimi düzenlemeler yapması, Anayasa’da öngörülen
sosyal güvenlik anlayışının gereği ve ona tanınan takdir
yetkisinin sonucudur. İtiraz konusu ibarenin ise bu
amaçla ve takdir yetkisi kullanılarak getirildiğinde kuşku
bulunmamaktadır. Buna göre, İşverenin sorumluluğunun
sınırını belirleyen”…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere…” şeklindeki ibarenin, adil olmadığı hususu ileri
sürülemeyeceği gibi hukuka aykırı olduğu da söylenemez.
Açıklanan nedenlerle itiraz
konusu ibarenin, Anayasa’nın 60. ve 65. maddelerine aykırı
bir yönü olmadığı gibi Anayasa’nın öbür kurallarına da
aykırılığı saptanamadığından iptal isteminin reddine karar
verilmesi gerekir.
Bu nedenle, çoğunluk kararına
katılmadık.
|
Üye
Mehmet ERTEN |
Üye
Şevket APALAK |
KARŞIOY YAZISI
İtiraz başvurusunda geniş
biçimde açıklandığı gibi Anayasa Mahkemesi, 506 sayılı
Yasanın 26. maddesinin birinci fıkrasına ilişkin 1972
yılından bu yana verdiği kararlarında, kuralın anayasaya
aykırı olmadığına karar vermiş ve bu kararların
gerekçelerinde de “ileride yapılması gerekli bulunan”
ibaresinden neden-sonuç ilişkisi süregelen ve işverenle
kesin hesaplaşması yapılmamış olan hallerin anlaşılması
gerektiğini, Devletçe izlenen sosyal ve ekonomik
politikaların sonucu olarak sigorta tahsislerinde vuku
bulan artışların anılan ibarenin kapsamı dışında kaldığını
ve bu tür artışların Kurumun öz kaynaklarından, bunun
mümkün olmaması halinde de Devletçe karşılanmasının esas
olduğunu belirtmiştir.
Anılan fıkranın daha önce
incelendiği Anayasa Mahkemesinin 2.5.1991 günlü,
E.1990/28-K.l991/11 sayılı kararında, incelemenin
“işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili
mevzuat hükümlerine aykırı hareketi sonucu iş kazasına yol
açan işverene, sigortalıya yapılan her türlü giderin
Kurumca ödettirilmesi” açısından sınırlı olarak yapılması
nedeniyle; başvuruda Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesi
kararlarındaki yoruma aykırı olarak oluşturduğu 1994/3
karar sayılı içtihatları birleştirme kararında “gelirlerde
meydana gelen artışların istenebileceği” görüşünün, 26.
maddeye eklenen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere …” hükmüne dayandırıldığı ve bu ibarenin de Anayasa
Mahkemesince incelenmediği ifade edilmekte ise de,
incelenen kuralın anlam ve kapsamı belirlenirken fıkrada
yer alan ve bir bütünlük arz eden diğer ibarelerin göz
ardı edilmesi mümkün değildir. Nitekim, K.l991/11 sayılı
kararda kuralın anayasaya aykırı olmadığına karar
verilirken konuya ilişkin daha önceki kararlara da atıfta
bulunulmuştur. Bu durum, 26. maddenin birinci fıkrası ile
ilgili kararların da bütünlük oluşturduğunu
göstermektedir. Kararlarda işverenden istenemeyeceği
açıkça belirtilen giderlerin fıkrada yer alan ve sınırlama
nedeniyle incelenmediği belirtilen itiraz konusu kurala
dayanılarak işverene ödettirilmesinin mümkün olduğunun
kabulü, anılan kararların gerekçesi ile çelişmektedir.
Anayasa Mahkemesinin
18.11.l969 günlü, l969/30-65 sayılı kararında da
belirtildiği gibi, Anayasa Mahkemesi gerek iptal gerek
itiraz yolu ile anayasaya aykırılığı ileri sürülen bir
kanun hükmünün anlamını, kendi hukuk görüş ve anlayışı
açısından incelemeli ve o hükmün bu anlam içinde anayasaya
uygunluğunu denetlemelidir. Konuya ilişkin Anayasa
Mahkemesinin önceki kararlarındaki yorumu hiçbir
duraksamaya yer vermeyecek biçimdedir. Bu yorum öğretide
de benimsenmiştir. Bu yorumdan dönülmesini gerektiren bir
neden de bulunmamaktadır.
İtiraz konusu kural, işverenin
rücu davasındaki tazminat
kapsamını sınırlayıcı ve onun sorumluluğu açısından
genişletici değil daraltıcı bir etkiye sahiptir.
Bu çerçevedeki anlam ve
kapsamına göre itiraz konusu kuralın anayasaya aykırı
olmadığı, bu nedenle itirazın reddine karar verilmesi
gerektiği görüş ve düşüncesinde olduğumuz için Yargıtay’ın
Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna aykırı olarak tesis ettiği
içtihat baz alınarak anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline
karar verilmesine katılmıyoruz.
|
Üye
Mustafa YILDIRIM |
Üye
A. Necmi
ÖZLER |
|