|
Danıştay
İçtihatları
Birleştirme Kurulundan :
Esas No : 2004/1
Karar No : 2004/1
ÖZÜ:
Banka ve finans kurumlarından temin edilen ve
vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla sarkan kredinin faiz
tutarının cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının
tespitinde karşılık ayırmak suretiyle gider yazılıp
yazılamayacağı konusunda Danıştay Üçüncü ve Dördüncü Daire
kararları arasındaki aykırılığın, cari yıl kurum kazancının
tespitinde gider olarak yazılabileceği gerekçesiyle Üçüncü Daire
kararları doğrultusunda giderilmesi hakkında.
İÇTİHATLARI
BİRLEŞTİRME KURULU KARARI
Banka ve finans
kurumlarından temin edilen ve vadesi kullanıldığı yılı izleyen
yıla sarkan kredinin faiz tutarının cari yıla isabet eden
kısmının kurum kazancının tespitinde karşılık ayırmak suretiyle
gider yazılıp yazılamayacağına ilişkin Danıştay Üçüncü ve
Dördüncü Dairelerince verilen kararlar arasında içtihat
aykırılığı oluştuğu ileri sürülerek yapılan başvuru üzerine
Danıştay Başkanlığınca; cari yılda kullanılan krediler üzerinden
hesap dönemi itibarıyla hesaplanan ve krediyi kullandıran finans
kuruluşuna karşı borç altına girilmiş faiz tutarlarının Kurumlar
Vergisi ve Gelir Vergisi Kanununun ilgili hükümleri
doğrultusunda, tahakkuk esası ve dönemsellik ilkesi gereğince
ilgili yıl kurum kazancının saptanmasında gider olarak
yazılabileceği yolundaki Danıştay Üçüncü Daire kararları ile
kullanılan kredilerin uyuşmazlık konusu yılda vadesi
dolmadığından tahakkuk etmeyen faiz giderlerinin kurum
kazancının tespitinde gider olarak yazılamayacağı yolundaki
Danıştay Dördüncü Daire kararları arasında oluşan aykırılığın
içtihatların birleştirilmesi suretiyle giderilmesinin istenmesi
ve dosyanın İçtihatları Birleştirme Kuruluna havale edilmesi
üzerine, Raportör Üyenin raporu, konu ile ilgili kararlar, yasal
düzenlemeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I- İÇTİHADIN BİRLEŞTİRİLMESİ İSTEMİNE KONU OLAN
KARARLAR :
1-
Danıştay Üçüncü Dairesinin 4.4.2002 günlü ve E:2001/930,
K:2002/1438 sayılı kararı:
Sıhhi tesisat ve armatür imalatı ile uğraşan yükümlü şirket
adına vergi inceleme raporuna dayanılarak 1994 takvim yılı için
ikmalen salınan cezalı kurumlar vergisine karşı açılan davada,
uyuşmazlık konusu yılda vadesi dolmadığından tahakkuk etmemiş
bulunan faiz giderlerinin karşılık ayırmak suretiyle kurum
kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınmasının muhasebe
kurallarına, safi karın hesaplanmasına, dönemsellik ve tahakkuk
esaslarına aykırı olduğu gerekçesiyle vergi asılları yönünden
davayı reddeden Manisa Vergi Mahkemesi kararı yükümlünün temyiz
istemi üzerine, 1994 yılında alınan ve kullanıldığı yılın
giderinin oluşmasına da katkıda bulunan krediler üzerinden hesap
dönemi sonu itibarıyla mevcut kredi sözleşmeleri çerçevesinde
belli olan faiz oranına göre kesin bir şekilde hesaplanan ve
krediyi kullandıran finans kuruluşlarına karşı borç altına
girilmiş faiz tutarlarının, mahiyet ve tutar itibarıyla
kesinleşmesi, yani tahakuk etmesi nedeniyle Kurumlar Vergisi,
Gelir Vergisi ve Vergi Usul Kanununun ilgili hükümleri
doğrultusunda tahakkuk esası ve dönemsellik ilkesi gereğince
ilgili yıl kurum kazancının saptanmasında gider olarak dikkate
alınmasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle Danıştay
Üçüncü Dairesinin K:2002/1438 sayılı kararı ile bozulmuştur.
Bozma kararına uyularak verilen karara karşı yapılan temyiz
başvurusu reddedilmiş ve bu karara karşı kararın düzeltilmesi
isteminde bulunulmamıştır.
2- Danıştay Dördüncü Dairesinin 6/6/2001 günlü ve
E:2001/1414, K:2001/2484 sayılı kararı:
Davacı şirketin iş merkezini Manisa'dan İstanbul'a taşıması
üzerine 1996 takvim yılı için inceleme raporuna dayanılarak aynı
konuda aynı nedenle yapılan cezalı tarhiyata karşı açılan
davada, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 40'ıncı maddesinin
1'inci bendine göre ticari kazancın elde edilmesi ve idame
ettirilmesi için yapılan genel giderlerin safi kazancın
tespitinde gider olarak kabul edilebileceği, davacı şirket
tarafından alınan kredilerin uyuşmazlık konusu yılda vadesi
dolmadığından; tahakkuk etmemiş bulunan faiz giderlerinin
karşılık ayırmak suretiyle kurum kazancının tespitinde gider
olarak dikkate alınmasının muhasebe kurallarına, safi karın
tespitine, dönemsellik ve tahakkuk esaslarına aykırı olması
nedeniyle kabul edilemeyeceği gerekçesiyle vergi asılları
yönünden davayı reddeden İstanbul Vergi Mahkemesi kararının
anılan hüküm fıkrasına yönelik olarak davacı tarafından yapılan
temyiz isteminin aynı gerekçe ve nedenle reddedilmesine ilişkin
Danıştay Dördüncü Dairesinin K:2001/2484 sayılı kararına karşı
yapılan kararın düzeltilmesi istemi de reddedilmiştir.
II- DANIŞTAY BAŞSAVCISININ DÜŞÜNCESİ :
Vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla sarkan kredi faizlerinin,
dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının
tespitinde gider yazılıp yazılamayacağı konusunda Danıştay
Üçüncü ve Dördüncü Dairelerince verilen kararlar arasında
aykırılık bulunduğu ileri sürülerek, bu aykırılığın içtihatların
birleştirilmesi yoluyla giderilmesi istemini içeren ilgilinin
başvuru dilekçesi ve Danıştay Başkanının havalesi üzerine
Başsavcılığımıza gönderilen dosya incelendi:
İlgili Kararlar:
1-Danıştay Üçüncü Dairesince verilen 4.4.2002 günlü ve
E:2001/930, K:2002/1438 sayılı karar:
Davacı şirketçe, 1994 yılı işlemlerinin incelenmesi sonucu, bu
takvim yılında kullandığı vadesi izleyen yıla sarkan kredi
faizlerinin, dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının kurum
kazancının tespitinde gider yazılmasının, vergilendirme
ilkelerine aykırı olduğu yolunda düzenlenen vergi inceleme
raporuna dayanılarak yapılan cezalı tarhiyata karşı açılan dava,
Manisa Vergi Mahkemesince verilen 29.1.2000 günlü ve 1342 sayılı
kararla; kullanılan kredinin ihtilaflı dönem sonunda henüz
vadesinin dolmadığı ve kredi faizlerinin ödendikleri yılın
gideri olduğu gerekçesiyle reddedilmiş ve bu karar davacının
temyiz istemi üzerine Danıştay Üçüncü Dairesince verilen
yukarıda sözü edilen 4.4.2002 günlü ve 1438 sayılı kararla;
uyuşmazlık konusu dönemde kullanılan ve bu dönem kurum
kazancının oluşumuna da katkı yapan kredilerin, kredi
sözleşmelerine göre tutarı, uygulanacak faiz oranı, kullanım
süresi hesap dönemi sonu itibarıyla bilindiğinden, sözleşme
çerçevesinde belirli faiz oranına göre kesin olarak hesaplanan
ve krediyi kullandıran finans kuruşuluna karşı borçlanılmış olan
faiz tutarlarının, mahiyet ve tutar itibarıyla kesinleşmesi yani
tahakkuk etmesi nedeniyle ilgili yasaların konuya ilişkin
hükümleri doğrultusunda, tahakkuk esası ve dönemsellik ilkesi
gereğince ilgili yıl kurum kazancının tespitinde gider olarak
dikkate alınmasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle
bozulmuş, bozma kararına uyularak Mahkemece verilen karara karşı
yapılan temyiz başvurusu Üçüncü Dairece reddedilmiş ve bu karara
karşı kararın düzeltilmesi isteminde bulunulmamıştır.
2-Danıştay Dördüncü Dairesince verilen 6.6.2001 günlü ve
E:2001/1414, K:2001/2484 sayılı karar:
Davacı şirketin, iş merkezinin Manisa'dan İstanbul'a taşınması
üzerine, 1996 yılı işlemlerinin incelenmesi sonucu düzenlenen
inceleme raporuna dayanılarak, aynı konuda aynı nedenlerle adına
yapılan cezalı tarhiyata karşı açılan dava, İstanbul 6. Vergi
Mahkemesince verilen 12.12.2000 günlü ve 1918 sayılı kararla;
alınan kredinin ihtilaflı yılda henüz vadesi dolmadığından
tahakkuk etmemiş bulunan faiz giderlerinin kurum kazancının
tespitinde gider olarak dikkate alınmasının, muhasebe
kurallarına, safi karın tespitine, dönemsellik ve tahakkuk
esaslarına aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiş ve bu karara
karşı anılan hüküm fıkrası yönünden davacı tarafından yapılan
temyiz istemi Danıştay Dördüncü Dairesince verilen yukarıda
sözü edilen 6.6.2001 günlü ve 2484 sayılı kararla yerinde
görülmeyerek, karar onanmıştır.
Bilindiği üzere, 2575 sayılı Danıştay Kanununun 39'uncu maddesi
ve uygulamaya göre içtihatların birleştirilmesine karar
verilebilmesi için, öncelikle isteme konu olan kararlar arasında
aykırılık bulunduğunun saptanması ve bu kararların süreklilik
kazanması gerekmekte, kararlar arasında aykırılıktan söz
edebilmek için de maddi ve hukuki dayanakları aynı olmasına
karşın, birbirine aykırı kararlar verilmiş olması aranmaktadır.
İçtihatları birleştirme istemine konu olan uyuşmazlığa ilişkin
kararlar, aralarında aykırılık bulunup bulunmadığı yönünden
incelendiğinde, vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla sarkan
kredilere yürütülen faizlerin, dönem sonunda cari yıla isabet
eden kısmının kurum kazancının tespitinde gider yazılıp
yazılamayacağına ilişkin olarak, Üçüncü Dairece gider
yazılabileceği sonucuna ulaşılmasına karşın, Dördüncü Dairece
aksi görüş ve anlayışla gider yazılamayacağına karar verilmiş,
böylelikle maddi olay ve hukuki dayanakları ayni ve süreklilik
kazanmış olan Üçüncü ve Dördüncü Daire kararları arasında açık
bir içtihat aykırılığı oluşmuş bulunduğu anlaşılmaktadır.
İçtihatların birleştirilmesi için, isteme konu olan kararlar
arasında aykırılık bulunduğu saptandıktan sonra, içtihatların
birleştirilmesine "lüzum", diğer bir deyişle gerek olup
olmadığının incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda, ilk olarak, 5228 sayılı Kanun karşısında
içtihatların birleştirilmesine gerek olup olmadığı
incelenmiştir.
Gerçekten, 31 Temmuz 2004 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 5228
sayılı, "Bazı Kanunlarda ve 178 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"un 59'uncu
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ile 213 Sayılı Vergi
Usul Kanununun 285'inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan,
"Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresi, "Borçlar
mukayyet değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi
sözleşmelerine müstenit borçlar değerleme gününe kadar
hesaplanacak faizleriyle birlikte dikkate alınır." şeklinde
değiştirilmek suretiyle, Kanunun gerekçesinde de belirtildiği
gibi banka ve finans kurumları tarafından kullandırılan
kredilere yürütülen faizlerin, değerleme günü itibarıyla krediyi
kullanan mükellefler tarafından gider olarak kaydedilmesi
hususuna açıklık getirilerek, uyuşmazlık kesin biçimde
çözümlenmiş ve Kanunun bu açık hükmü karşısında, bu konuda artık
bundan sonra bir uyuşmazlık çıkmasına olanak kalmamış olmakla
birlikte, kuşkusuz, geçmiş dönemlere ilişkin olarak açılan ve
henüz sonuçlanmamış bulunan davaların, uygulamada birliği
sağlamak bakımından, içtihatların birleştirilmesi yoluyla
bağlayıcı bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
İkinci olarak, Dördüncü Dairenin isteme konu olan kararından
sonra aldığı 20.11.2002 günlü 3625 sayılı kararı karşısında
içtihatların birleştirilmesine gerek olup olmadığı yönünden
yapılan incelemede; Dördüncü Daire bu kararında, ödemeleri
gelecek yıllara sarkan kredilere yürütülen faizlerle ilgil
olarak Üçüncü Daire Kararları doğrultusunda cari yılda gider
yazılabileceğini hükme bağlamış olmakla birlikte, üçe iki
çoğunlukla alınan bu kararın, Daire Kurulunun oluşumuna bağlı
olarak sonucunun değişebileceği olasılığının yanısıra
araştırmamıza göre, bu doğrultuda Dördüncü Dairece başkaca bir
karar verilmemiş olduğu anlaşıldığından, bu anlayış ve görüş
değişikliğinin, istikrar kazanmamış olması nedeniyle, isteme
konu olan kararlara göre içtihatların birleştirilmesi gerektiği
sonucuna ulaşılmıştır.
Bu durumda, sonuç olarak, vadesi kullandığı yılı izleyen yıla
sarkan kredilere yürütülen faizlerin, dönem sonunda cari yıla
isabet eden kısmının kurum kazancının tespitinde gider yazılıp
yazılamayacağına ilişkin olarak, Üçüncü ve Dördüncü daire
kararları arasında oluşan ve aynı hukuk kurallarının değişik
biçimde yorumlanarak uygulanmasından kaynaklandığı sonucuna
varılan aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla
giderilmesi gerekli görülmektedir.
İşin esasına gelince:
5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 13'üncü maddesinde,
kurumlar vergisinin birinci maddede yazılı mükelleflerin bir
hesap dönemi içinde elde ettikleri safi kurum kazancı üzerinden
hesaplanacağı ve safi kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi
Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümlerinin uygulanacağı
öngörülmüş, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 38'inci
maddesinde, bilanço esasına göre ticari kazanç, teşebbüsteki öz
sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri
arasındaki müspet fark olarak tanımlanmış ve ticari kazancın
tespitinde, Vergi Usul Kanununun değerlemeye ait hükümleri ile
bu Kanunun 40 ve 41'inci maddeleri hükümlerine uyulacağı
belirtilmiş, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 174'üncü maddesinde
de, hesap dönemi, normal olarak takvim yılı kabul edilmiştir
Öte yandan, Gelir Vergisi Kanununun sözü edilen 38'inci
maddesinin göndermede bulunduğu Vergi Usul Kanununun 258'inci
maddesinde, değerleme, vergi matrahlarının hesaplanmasıyla
ilgili iktisadi kıymetlerin takdir ve tespiti olarak
tanımlandıktan sonra 261'inci maddesinde, değerlemenin, iktisadi
kıymetin nevi ve mahiyetine göre maddede sayılan ölçülerden biri
ile yapılacağı 265'inci maddesinde, sözü edilen ölçüler arasında
yer alan "mukayyet değer"in, bir iktisadi kıymetin muhasebe
kayıtlarında gösterilen hesap değeri olduğu belirtilmiş,
281'inci maddesinde alacakların, 285'inci maddesinde borçların,
mukayyet değerleriyle değerlendirileceği açıklanmış, 283'üncü
maddesinde aktif geçici hesap kıymetleri, 287'nci maddesinde de
pasif geçici hesap kıymetleri düzenlenmiş ve bu maddede cari
hesap dönemine ait olup henüz ödenmemiş olan giderlerin mukayyet
değerleri üzerinden pasifleştirilmek suretiyle
değerlendirileceği hükme bağlanmıştır.
Bu hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, vergi sistemimizde
ticari kazancın tespitinde dönemsellik ilkesinin cari olduğu, bu
ilkeye ilişkin kurallar çerçevesinde kazancın hesap dönemleri
itibarıyla tespit edileceği ve hesap döneminin genel olarak
takvim yılı olduğu, ayrıca gelir veya giderin hangi döneme
ilişkin olduğunu belirlemede de tahakkuk esasının benimsendiği
anlaşılmaktadır.
Pozitif hukukumuzda "tahakkuk" kavramının tanım ve niteliğine
ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamakla birlikte, gerek
öğreti ve gerek uygulamada gelir ya da giderin mahiyet ve tutar
olarak kesinleşmesi ve hukuken istenebilir duruma gelmesi olarak
tanımlanmakta ve kabul edilmektedir. Bu bağlamda, gelir ya da
giderin mahiyet itibarıyla kesinleşmiş sayılabilmesi için,
miktar olarak hesaplanabilmesi, gelire hak kazanılması, gider
yönünden de borç altına girilmesi yeterli bulunmakta, tahsilat
ya da ödeme aşamasına gelmesi aranmamaktadır.
Nitekim, Vergi Usul Kanununun yukarıda sözü edilen 287'nci
maddesinde, "... cari hesap dönemine ait olup henüz ödenmemiş
olan giderler mukayyet değerleri üzerinden pasifleştirilmek
suretiyle değerlenir." biçiminde yer alan kuralla, bir giderin
tahakkuk etmesi ile ödenmesi arasındaki fark açıkça ortaya
konarak, ödenmesi gelecek yıllara sarkan cari hesap dönemine ait
giderlerin, yöntemi de gösterilerek değerlendirileceği
öngörülmüş bulunmaktadır.
Bu durumda, vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla sarkan
kredilerin, dayanağı sözleşme cari yılı kapsar biçimde
yapılarak, bu dönemde kullanıldığı süre ve faiz oranına göre
kesin olarak belli ve ilgili finans kuruluşuna karşı
borçlanılmış olan faiz giderlerinin, mahiyet ve tutar olarak
kesinleşmiş ve hukuken istenebilir duruma gelmiş olması
nedeniyle söz konusu yasal düzenlemeler ve vergilendirme
ilkeleri doğrultusunda, cari yıl kurum kazancının tespitinde
gider olarak yazılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, yukarıda sözü edilen kararlar arasında
oluşan aykırılığın, içtihatların birleştirilmesi yoluyla
bağlayıcı bir çözüme kavuşturularak giderilmesi ve içtihadın da
Üçüncü Daire kararı doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği
düşünülmektedir.
III- KONU İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER :
1- 818 sayılı Borçlar Kanunu :
Madde 306 : Karz,
bir akittir ki onunla ödünç veren, bir miktar paranın yahut bir
misli şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse
dahi buna karşı miktar ve vasıfta müsavi aynı neviden şeyleri
vermekle mükellef olur.
Madde 307 :
Ticaret muamelelerinde, şart edilmemiş olsa dahi faiz verilmek
lazımdır.
…
2- 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu :
Madde 8 : Ticari
işlerde faiz miktarı serbestçe tayin olunabilir.
…
Ödünç para verme işleri, bankalar, tasarruf sandıkları ve tarım
kredi kooperatifleri hakkındaki hususi hükümler mahfuzdur.
3- 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu :
Madde 13 :
Kurumlar vergisi, birinci maddede yazılı mükelleflerin bir hesap
dönemi içinde elde ettikleri safi kurum kazancı üzerinden
hesaplanır.
Safi kurum kazancının tesbitinde Gelir Vergisi Kanununun ticari
kazanç hakkındaki hükümleri uygulanır.
…
4- 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu :
Madde 38 :
Bilanço esasına göre ticari kazanç, teşebbüsdeki öz sermayenin
hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müspet
farktır. Bu dönem zarfında sahip veya sahiplerince:
1- İşletmeye ilave olunan değerler bu farktan indirilir;
2- İşletmeden çekilen değerler ise farka ilave olunur.
Ticari kazancın bu suretle tesbit edilmesi sırasında, Vergi Usul
Kanununun değerlemeye ait hükümleri ile bu Kanunun 40 ve 41 inci
maddeleri hükümlerine uyulur.
Madde 39 :
İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç, bir hesap dönemi
içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet
farktır. (Elde edilen hasılat, tahsil olunan paralarla tahakkuk
eden alacakları; giderler ise, tediye olunan ve borçlanılan
meblağları ifade eder.) ...
Madde 40 : Safi kazancın tesbit edilmesi için, aşağıdaki
giderlerin indirilmesi kabul edilir:
1- Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için
yapılan genel giderler.
…
Madde 41 : Aşağıda yazılı ödemelerin gider olarak indirilmesi
kabul olunmaz:
…
5- 213 sayılı Vergi Usul Kanunu :
Madde 174 :
Defterler hesap dönemi itibariyle tutulur. Kayıtlar her hesap
dönemi sonunda kapatılır ve ertesi dönem başında yeniden açılır.
Hesap dönemi normal olarak takvim yılıdır.
Şu kadar ki, takvim yılı dönemi faaliyet ve muamelelerinin
mahiyetine uygun bulunmıyanlar için, bunların müracaatı üzerine
Maliye Bakanlığı 12 şer aylık özel hesap dönemleri belli
edebilir.
Yeniden işe başlama veya işi bırakma hallerinde, hesap dönemi
içinde bir yıldan eksik olan faaliyet süresi, hesap dönemi
sayılır.
Bu maddeye göre özel hesap dönemi tayin edilenlerin ticari ve
zirai kazançları, hesap dönemlerinin kapandığı takvim yılının
kazancı sayılır.
Madde 192 : Bilanço, envanterde gösterilen kıymetlerin tasnifli
ve karşılıklı olarak değerleri itibariyle tertiplenmiş
hulasasıdır.
…
Aktif tablosunda mevcutlar ile alacaklar (ve varsa zarar), pasif
tablosunda borçlar gösterilir.
…
Madde 194 : İşletme hesabının sol tarafını gider, sağ tarafını
hasılat kısmı teşkil eder.
1- Gider kısmına: Satın alınan mallar veya yaptırılan hizmetler
karşılığında ödenen veya borçlanılan paralar ve işletme ile
ilgili diğer bütün giderler;
2- Hasılat kısmına: Satılan mal bedeli veya yapılan hizmet
karşılığı olarak tahsil edilen paralarla tahakkuk eden alacaklar
ve işletme faaliyetinden elde edilen diğer bütün hasılat;
kaydolunur.
…
Madde 258 : Değerleme, vergi matrahlarının hesaplanmasiyle
ilgili iktisadi kıymetlerin takdir ve tesbitidir.
Madde 259 : Değerlemede, iktisadi kıymetlerin vergi kanunlarında
gösterilen gün ve zamanlarda haiz oldukları kıymetler esas
tutulur.
Madde 261 : Değerleme, iktisadi kıymetin nevi ve mahiyetine göre
aşağıdaki ölçülerden biri ile yapılır:
1- Maliyet bedeli;
2- Borsa rayici;
3- Tasarruf değeri;
4- Mukayyet değer;
5- İtibari değer;
6- Vergi değeri;
7- Rayiç bedel;
8- Emsal bedeli ve ücreti.
Madde 264 : Tasarruf değeri, bir iktisadi kıymetin değerleme
gününde sahibi için arz ettiği gerçek değerdir.
Madde 265 : Mukayyet değer, bir iktisadi kıymetin muhasebe
kayıtlarında gösterilen hesap değeridir.
Madde 281 : Alacaklar mukayyet değerleriyle değerlenir.
Vadesi gelmemiş olan senede bağlı alacaklar değerleme gününün
kıymetine irca olunabilir. Bu takdirde, senette faiz nispeti
açıklanmış ise bu nispet, açıklanmamışsa Cumhuriyet Merkez
Bankasının resmi iskonto haddi uygulanır.
Bankalar ve bankerler ile sigorta şirketleri alacaklarını ya
Cumhuriyet Merkez Bankasının resmi iskonto haddi veya
muamelelerinde uyguladıkları faiz haddi ile, değerleme günü
kıymetine irca ederler.
Madde 283 : Gelecek bir hesap dönemine ait olarak peşin ödenen
giderler ile cari hesap dönemine ait olup da henüz tahsil
edilmemiş olan hasılat, mukayyet değer üzerinden
aktifleştirilmek suretiyle değerlenir.
…
Madde 285 : Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir.
Vadesi gelmemiş olan senede bağlı borçlar değerleme günü
kıymetine irca olunabilir. Bu takdirde senette faiz nispeti
açıklanmışsa bu nispet, açıklanmamışsa Cumhuriyet Merkez
Bankasının resmi iskonto haddinde bir faiz uygulanır.
Banka ve bankerler ile sigorta şirketleri borçlarını, Cumhuriyet
Merkez Bankasının resmi iskonto haddi veya muamelelerinde
uyguladıkları faiz haddiyle, değerleme günü kıymetine irca
ederler.
Madde 287 : Gelecek hesap dönemlerine ait olarak peşin tahsil
olunan hasılat ile cari hesap dönemine ait olup henüz ödenmemiş
olan giderler mukayyet değerleri üzerinden pasifleştirilmek
suretiyle değerlenir.
6- 31.7.2004 günlü ve 25539 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanan 5228 Sayılı "Bazı Kanunlarda ve 178 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"
:
Madde 59 : 1) 213 sayılı Kanunun;
…
b) 281 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Alacaklar
mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresi "Alacaklar mukayyet
değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi sözleşmelerine
müstenit alacaklar değerleme gününe kadar hesaplanacak
faizleriyle birlikte dikkate alınır."
…
c) 285 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Borçlar
mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresi "Borçlar mukayyet
değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi sözleşmelerine
müstenit borçlar değerleme gününe kadar hesaplanacak faizleriyle
birlikte dikkate alınır."
Şeklinde değiştirilmiştir.
IV- KONUNUN İÇTİHADIN
BİRLEŞTİRİLMESİNE GEREK OLUP OLMADIĞI YÖNÜNDEN İNCELENMESİ :
2575 sayılı Danıştay Kanununun 39'uncu maddesinde, dava
dairelerinin veya İdari ve Vergi Dava Daireleri Genel
Kurullarının kendi kararları veya ayrı ayrı verdikleri kararlar
arasında aykırılık veya uyuşmazlık görüldüğü takdirde
İçtihatları Birleştirme Kurulunun, içtihadın birleştirilmesi
veya değiştirilmesi hakkında karar vereceği hükme bağlanmıştır.
Madde hükmüne göre, içtihadın birleştirilmesine karar
verilebilmesi için öncelikle isteme konu kararlar arasında
aykırılık veya uyuşmazlık bulunup bulunmadığının saptanması
gerekmektedir. Kararlar arasındaki aykırılık veya uyuşmazlığın
ne olduğu, sözü edilen maddede açıklanmamış ise de, aynı veya
benzer konuda açılıp farklı şekilde sonuçlandırılan yargı
kararları arasında içtihat aykırılığının varlığı uygulamada
kabul edilmektedir.
Vadesi kullanıldığı yıla sarkan kredinin faiz tutarlarının dönem
sonunda cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının
tespitinde gider yazılabileceği yolundaki Danıştay Üçüncü Daire
kararlarıyla, vadesi kullanıldığı yıla sarkan kredi faizleri
tutarının ancak vadesinde tahakkuk edeceğinden cari yıla isabet
eden kısmının tespitinde gider olarak yazılamayacağı yolundaki
Danıştay Dördüncü Daire kararları arasında aynı maddi olay
nedeniyle içtihat aykırılığı olduğu anlaşılmaktadır.
Her ne kadar 31.7.2004 günlü ve 25539 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan 5228 sayılı Kanunun 59'uncu maddesi ile 213 sayılı
Vergi Usul Kanununun 285'inci maddesinin birinci fıkrasında yer
alan, "Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresinin,
"Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi
sözleşmelerine müstenit borçlar değerleme gününe kadar
hesaplanacak faizleriyle birlikte dikkate alınır." şeklinde
değiştirilmek suretiyle Kanunun gerekçesinde de belirtildiği
üzere bankalar tarafından kullandırılan kredilere yürütülen
faizlerin değerleme günü itibarıyla krediyi veren bankalar
tarafından gelir, krediyi kullanan mükellefler tarafından gider
olarak kaydedilmesi hususuna açıklık getirilmiş ise de; geçmiş
dönemlere ilişkin uyuşmazlıklar devam ettiğinden, uygulamada
birlik ve eşitliği sağlamak bakımından yukarıda sözü edilen
kararlar arasında oluşan aynı hukuk kurallarının farklı şekilde
yorumlanarak uygulanmasından kaynaklandığı sonucuna varılan
aykırılığın, 2575 sayılı Danıştay Kanununun 39'uncu maddesi
gereğince içtihadın birleştirilmesi yoluyla giderilmesine
oybirliğiyle karar verilerek işin esasına geçildi.
V- KONUNUN ESASTAN İNCELENMESİ :
Kredi sözlük anlamıyla, "saygınlık ve güven"; genel anlamda ise,
herhangi bir kimseye ödünç para vermek veya nakit olarak
alınacak bir mal veya verilecek bir hizmetin yerine
getirilmesine kefalet etmek, garanti vermek, bedelini daha sonra
almak kaydıyla bir mal veya hizmet vermek olarak
tanımlanmaktadır. Bankalar Kanunu açısından ise kredi,
bankaların öz varlıklarının yanı sıra topladıkları vadeli ve
vadesiz Türk Lirası veya döviz mevduatı ile banka dışında temin
ettikleri fonların, yasal sınırlar içinde ve banka iç mevzuatı
da gözönünde bulundurulmak suretiyle, ihtiyaç sahiplerine
belirli bir süre sonra, geri alınması kaydıyla, borç olarak
verilmesi işlemidir. Kredi işlemlerinde faiz, paranın
kullanılması karşılığı alınan bir bedeldir.
Kredi verenler ile kredi kullananlar arasında, ticari senet
niteliği taşımayan ya uzun vadeli ama ara faiz ödemeli , ya da
kısa vadeli ve vade sonunda faizin tümü ödemeli spot kredi
sözleşmeleri yapılmaktadır. Uzun vadeli kredilerde ara faizlerin
ödeme tarihleri ve miktarı kesin olarak belirlenmektedir. Spot
kredi ise vade sonunda ana para ile faizi birlikte kapatılmak
üzere açılan ve faiz oranı vade sonuna kadar sabit kalan,
vadeden önce kapatılması mümkün bulunmayan bir kredi türüdür.
Karz akti mahiyetindeki kredi sözleşmeleriyle bankanın ya da
finans kurumunun verdiği kredi, bu kurumların alacağını teşkil
ederken, krediyi kullananın da borcunu teşkil etmektedir.
Kredi sözleşmesinin imzalanması ile kredi hizmetinin mahiyeti ve
bedeli (faiz) konusunda taraflar kesin bir mutabakata varırlar.
Banka veya finans kurumu, kredi sözleşmesi kapsamında sunduğu
hizmetin (paranın ticari işletmeye verilmesi) karşılığının
(faizin) yine sözleşmede belli edilen vadede ana para ile
birlikte geri ödenmesini beklerken; ticari işletme ise,
kullandığı krediyi sözleşmede belirlenen vadede ana para ve
faizi ile geri ödemek için hazırlık yapar.
Kurumlar Vergisi safi kurum kazancı üzerinden hesaplanmakta
olup, safi kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi Kanununun
ticari kazanç hakkındaki hükümleri uygulanmaktadır. Gelir
Vergisi Kanununa göre ticari kazanç, Vergi Usul Kanunu
hükümlerine ve Gelir Vergisi Kanununda yazılı gerçek (bilanço
veya işletme hesabı esası) veya basit usullere göre tespit
edilmektedir.
Bilanço esasına göre ticari kazancın, teşebbüsdeki öz sermayenin
hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müspet
fark olduğu, bir dönem zarfında işletme sahip veya sahiplerince
işletmeye ilave olunan değerlerin bu farktan indirileceği,
işletmeden çekilen değerlerin ise bu farka ilave edileceği;
işletme hesabı esasına göre ticari kazancın ise, bir hesap
dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet
fark olduğu, elde edilen hasılatın tahsil olunan paralarla
tahakkuk eden alacakları, giderlerin ise tediye olunan ve
borçlanılan meblağları ifade edeceği, ticari kazancın bu suretle
tespit edilmesi sırasında Vergi Usul Kanununun değerlemeye
ilişkin hükümleri ile Gelir Vergisi Kanununun 40 ve 41'inci
maddelerindeki indirilecek giderler ile gider kabul edilmeyen
ödemelere ilişkin hükümlerinin de dikkate alınacağı Kanunda
ayrıca belirtilmiştir.
Türk vergi sisteminde ticari kazançta gelir ve giderin elde
edilmesi dönemsellik ve tahakkuk esasına bağlanmıştır.
Dönemsellik kavramı, işletmelerin sınırsız sayılan yaşam
sürelerinin sınırlı uzunlukta belli dönemlere bölünmesi ve her
dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden ayrı olarak
hesaplanmasını ifade eder. Bu kavrama göre faaliyet sonuçları
ilgili olduğu dönemde değerlendirilir.
Dönemsellik esası, Vergi Usul Kanununda yer alan kayıtların her
hesap dönemi itibarıyla tutulması ve faaliyet sonuçlarının hesap
dönemi itibarıyla belirlenmesi ilkesinin sonucudur. Bu ilke
gereği bir hasılat unsurunun belli bir dönemin kazancının
tespitinde dikkate alınabilmesi için bu hasılat unsurunun anılan
döneme ait olması, yine bir gider unsurunun ilgili dönem
kazancının tespitinde olumsuz unsur olarak dikkate alınabilmesi
için bu giderin de ilgili döneme ait olması gerekmektedir. Diğer
bir ifade ile ilgili hesap döneminde yazılacak giderlerin o
dönemin gelirlerinin sağlanması ile doğrudan ilgili olması
gerekmektedir.
Vergi Usul Kanununun 283 ve 287'nci maddeleri dönemsellik
esasına göre düzenlenmiş maddelerdir. Keza aynı Yasadaki alacak
ve borç reeskontları ile karşılıkların ayrılmasına imkan
sağlayan 281 ve 285'inci madde hükümleri de dönemsellik esasının
uygulanmasına dayanmaktadır.
Ticari kazançta gelir ve giderin elde edilmesi tahhakuk esasına
bağlanmış ise de, bu kavramın ne anlama geldiği yasalarımızda
net olarak tanımlanmamıştır. Gelir Vergisi Kanununun 38 ve
39'uncu, Vergi Usul Kanununun 192 ve 194'üncü maddelerinde
"tahakkuk eden alacaklar", "borçlanılan paralar" ifadeleri
kullanılmıştır.
Genel kabul gören tanıma göre tahakkuk, gelirin ve giderin
mahiyetinin ve miktarının kesinleşmesi ve kişiselleşmesiyle
birlikte, hukuken istenebilir duruma gelmeyi sağlayan işlemin ve
olayın gerçekleşmesidir.
Mahiyeti ve tutarı itibarıyla kesinleşme, taraflar arasında
mevcut ticari ilişkide edimlerin eksiksiz yerine getirilmesi
suretiyle karşılıklı mutabakatla belirlenen bedele hak
kazanılması ve bu bedelin belirginleşerek kesinleşmesini ifade
eder. Alacak ve borcun, alacaklısının ve borçlusunun kimliğinin
tespiti kişiselleşmesini, muhatap tarafından istenebileceği
safhaya gelmesi de borcun veya alacağın hukuken
istenebilirliğini ifade etmektedir. Bu tanıma göre, gelirin
tahsil edilmiş veya giderlerin ödenmiş veya ödenmemiş olmasının
tahakkuk esasına etkisi bulunmamaktadır. Mahiyeti ve tutarı
itibarıyla kesinleşmiş, kişiselleşmiş bir alacak veya borç
taraflar arasında varılan mutabakatla kararlaştırılmış, ancak
ödeme dönemleri (vade) nedeniyle henüz ifa edilebilir safhaya
gelmemiş olabilir. Yani alacağın tahsilinin talep edilmesi belli
bir vadeye bağlanmış olabilir. Vade, bir kredinin ne zaman geri
ödeneceği veya ne kadar süre kullanılacağına ilişkin olarak
kredi kullandırılmadan önce tespit edilen tarihtir.
Yani kredilerin kullanıldıktan belli bir süre sonra vadesinde
geri ödenmesi gerekir. Vadeye bağlanan bir borç veya alacak
ilişkisinde, borcun veya alacağın doğumu için tüm muameleler
tekemmül etmiş, ancak borcun ödenmesi için belli vade
öngörülmüştür. Dolayısıyla ifa zamanı vadeye bağlanan
alacak-borçların tamamı bu niteliği kazandıkları andan itibaren
gerek özel hukuk, gerekse vergi hukuku açısından tahakkuk etmiş
sayılırlar.
Kredi işlemlerinde de kredininin alınmasından
itibaren her geçen gün için bankanın faiz alacağı tahakkuk
etmiştir. Ancak bu borç vadesinde ifa edilecektir. Bir kredi
ilişkisinde krediyi veren kuruluşun tahsilat için borcun
vadesini bekliyor olması, bahse konu alacağın ana para ve
faizinin henüz tahakkuk etmediği anlamına gelmez. Nitekim kredi
sözleşmesindeki şartlar gereği, kredinin ve buna ilişkin faizin
vadesinden önce talep edilebileceği ve talep tarihine kadar
işlemiş faizinin tahsil edilebileceği açıktır.
Kredi sözleşmesi ile vadeli mevduat sözleşmesi
karşılaştırılıp elde edilen faiz gelirlerine tahakkuk ve
dönemsellik ilkesi açısından bakıldığında, iki sözleşmenin
hukuki niteliklerinin birbirinden farklı olması nedeniyle dönem
sonunda vadesi dolmamış mevduat hesaplarında bu şartların yerine
geldiği ve yıl sonuna kadar işlemiş faizin, gelir yazılması
gerektiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü faiz gelirini
oluşturacak vadeli mevduat işlemi henüz tamamlanmamıştır. Vadeli
mevduat sahibi vade dolmadan parasını almak istediğinde ana para,
o ana kadar işlemiş faizi ile birlikte değil, ya faizsiz olarak
ya da vadesiz mevduata uygulanan faiz ile birlikte kendisine
ödenmektedir. Kredi sözleşmesinin feshedilmesi halinde ise,
banka krediyi kullanandan, o ana kadar işlemiş olan faizi talep
edebilmektedir.
SONUÇ : Banka ve finans kurumlarından
alınıp kullanıldığı yılın gelirinin oluşmasına da katkıda
bulunan kredilerin, dayanağı sözleşmenin cari yılı kapsayacak
şekilde yapılarak, bu dönemde kullanıldığı süre ve faiz oranına
göre kesin olarak belli ve ilgili banka veya finans kuruluşuna
karşı borçlanılmış olan faiz giderinin mahiyet ve tutar olarak
kesinleşmiş ve hukuken istenebilir hale gelmiş olması nedeniyle
Kurumlar ve Gelir Vergisi Kanunu ile Vergi Usul Kanununun
vergilendirme ilkeleri doğrultusunda, cari yıl kurum kazancının
tespitinde gider olarak yazılması gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle içtihadın Danıştay Üçüncü
Dairesinin 4/4/2002 günlü ve E:2001/930, K:2002/1438 sayılı
kararı doğrultusunda birleştirilmesine, 22/12/2004 günlü birinci
toplantıda Kurul üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar
verildi.
KARŞI OY
(X) Uyuşmazlık, işletmelerin, bankalardan
ve finans kurumlarından temin ettikleri kredilerin, vadesi takip
eden yıla sarkan faizlerinin cari yıla isabet eden kısmının
karşılık ayırmak suretiyle gider yazılıp, yazılamıyacağına,
başka bir ifadeyle kurum kazancından indirilip,
indirilemiyeceğine ilişkindir.
İşletmeler finansman ihtiyaçlarını karşılamak için banka veya
finans kurumlarından kısa veya uzun vadeli kredi temin
edebilirler. Finansman temini işlemi, kredi isteyen işletme ile
banka veya finans kurumu arasında düzenlenen bir sözleşme ile
mümkün olmaktadır. Bu sözleşmelerde verilecek kredi tutarı,
kredinin vadesi, faiz oranı, teminatlar ve diğer hususlara yer
verilmektedir. Belirtilen sözleşmeler, gerek kıymetli evrak
hukukumuz gerekse vergi hukukumuz açısından senet olarak kabul
edilmemektedir. Kredi borcu, Vergi Usul Kanununun değerleme
hükümleri açısından senetsiz borç niteliğindedir. Kredi
sözleşmesi bir hizmet (finansman) sözleşmesidir. Dayanağı
Borçlar Hukukundaki karz aktidir. Geri ödeme planında, kredi
borçlusu, paranın kullanımına imkan tanıyan süre sonunda, ana
paranın kullanımına ilişkin olarak ortaya çıkan faizi, ya peşin
olarak krediyi alırken veya vadeli olarak dönemler halinde ya
da kullanım süresi sonunda, ana para ile birlikte bankaya
ödeyebilir.
İşte bu ödemelerin, vergilendirilecek kazanca
etkisi önem taşımaktadır. Kıymetli Evrak Hukukunda ve Vergi
Hukukunda bu sözleşme senet olarak değerlendirilmediğinden,
kredi sözleşmesi ile borçlanılan tutarlar da Vergi Hukuku
açısından senetsiz borçların tabi olduğu değerlendirme
hükümlerine tabi olmaktadır.
Vadeli kredi sözleşmelerinde kredi borçlusu,
belirlenen süre sonunda belli bir para borcunu ifa yükümlülüğü
altına girmektedir. Bu yükümlülük, borcun vadesinin dolmasıyla
gerçekleşmektedir. Bankanın, vadesi gelmeden kredi alacağını
istemesi mümkün değildir.
Türk vergi sisteminde, ticari kazançta gelir ve
giderin elde edilmesi dönemsellik ve tahakkuk esasına
bağlanmıştır.
Dönemsellik kavramı, işletmelerin sınırsız
sayılan yaşam sürelerinin sınırlı uzunlukta belli dönemlere
bölünmesi ve her dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden
ayrı olarak saptanmasını ifade eder. Bu esasa göre, faaliyet
sonuçları ilgili olduğu dönemde değerlendirilir. Gelir ve
giderlerin tahakkuk esasına göre muhasebeleştirilmesi; hasılat,
gelir ve karların, aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla
karşılaştırılması bu kavramın bir gereğidir.
Dönemsellik ilkesi 213 sayılı Vergi Usul
Kanunu'nun 174 üncü maddesinde "Defterlerin hesap dönemi
itibarıyla tutulacağı, kayıtların her hesap dönemi sonunda
kapatılacağı ve ertesi dönem başında yeniden açılacağı, hesap
döneminin normal olarak takvim yılı olduğu" şeklinde ifade
edilmiş, 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun 1 inci ve 108 inci,
5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13 üncü ve 28 inci
maddelerinde de "dönemsellik esası" yer almıştır.
Ticari
kazancın tespitinde tahakkuk esasının geçerli olacağı Gelir
Vergisi Kanunu'nun 39 uncu maddesinin parantez içi, "Elde edilen
hasılat, tahsil olunan paralarla tahakkuk eden alacakları;
giderler ise, tediye olunan ve borçlanılan meblağları
ifade eder." hükmünden açıkça anlaşılmakta, doğrudan ve açık
olarak belirtilmese bile diğer birçok maddede bu esas
belirtilmekte, ancak kanunda tahakkuk esasının genel bir tanımı
yer almamaktadır. Genel kabul görmüş tanıma göre tahakkuk esası,
gelir ya da giderin mahiyet ve miktar itibarıyla kesinleşmesidir.
Tahakkuktan bahsedebilmek için gelir ya da gideri doğuran
işlemin eksiksiz olarak gerçekleşmesi, yani gelirin mahiyetinin
ve miktarının kesinleşmesi ile birlikte hukuken istenebilir
duruma getiren işlemin veya olayın gerçekleşmesi gerekmektedir.
Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13 üncü maddesiyle, kurumlar
vergisinin, bu Kanun'un 1 inci maddesinde yazılı mükelleflerin
bir hesap dönemi içerisinde elde ettikleri safi kurum
kazancı üzerinden hesaplanacağı ve safi kurum kazancının
tespitinde ise Gelir Vergisi Kanunu'nun ticari kazanç hakkındaki
hükümlerinin (ile değerleme hükümlerinin) uygulanacağı hükme
bağlanmıştır.
Ticari kazanç gibi tespit edilen kurum
kazancının belirlenmesinde de tahakkuk esası geçerli olup,
gelirin elde edilmesi veya giderin gerçekleşmesi yönünden
tahsilat ya da ödemenin yapılmış olmasının bir önemi
bulunmamaktadır. Bir giderin vergiye tabi gelirden
indirilebilmesi için tahakkukun gerçekleşmesi gerekmektedir.
Kullanılan kredilerin faizleri de kredi alanlar açısından gider
(ya da maliyet) niteliği taşımaktadır. Bu giderlerin dönem kurum
kazancından indirilebilmesi için tahakkuk etmesi, diğer bir
ifadeyle giderin nitelik ve tutar olarak kesinleşmesi ve kredi
veren tarafından da hukuken talep edilebilir duruma gelmesi
gerekir.
Gelir Vergisi Kanunu'nun 1 inci maddesinde
gelirin "bir takvim yılı içinde" elde edilmiş olması, 38 inci
maddesinde "bilanço esasına göre ticari kazançın, teşebbüsteki
öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerler
arasındaki müsbet fark olduğunun" belirtilmesi, ticari kazancın
dönemsellik ilkesine göre tespit edileceğini ortaya
koymaktadır.
Aynı şekilde Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13 üncü
maddesinde kurumlar vergisinin "bir hesap dönemi içinde elde
edilen kurum kazancı üzerinden hesaplanacağının", 20 nci
maddesinde beyannamenin "ilgili bulunduğu hesap döneminin"
sonuçlarını ihtiva edeceğinin belirtilmesi de ticari kazanç gibi
tespit edilecek kurum kazancının da dönemsellik ilkesine göre
tespit edileceğini göstermektedir
Bir gelir ya da giderin kurum kazancının
tespitinde vergilendirme açısından hüküm ifade eder hale
gelebilmesi için mutlaka tahakkuk etmiş olması gerekmektedir.
Söz konusu şartın gerçekleşmesinden sonra, gelir ve gider
vergilendirme yönünden anlam kazanmış olmaktadır. Dönemsellik
ilkesi ise ancak bu safhada devreye girmekte, vergilendirme
açısından anlamlı hale gelen gelir ya da giderin hangi dönemin
gelirleri ya da giderleri arasında yer alacağı, bir başka ifade
ile hangi dönem kazancının tespitinde dikkate alınacağı,
dönemsellik ilkesi uyarınca belirlenecektir.
Çok açık bir şekilde görülmektedir ki kurum
kazancının tespitinde, bir gelir ya da giderin hangi dönemle
ilgili olduğunun araştırılması, öncelikle o gelir ya da giderin
hangi dönemde tahakkuk ettiğine bağlıdır. Tahakkuk esasının
dönemsellik ilkesinden daha öncelikli olduğunu,
dönemsellik ilkesinin işlerlik kazanmasının, öncelikle tahakkuk
etmiş bir gelir ya da giderin varlığına bağlı olduğunu söylemek
mümkündür.
Bankalar ve diğer finans kuruluşları, kredi
kullandırmak suretiyle müşterilerine bir finansman hizmeti
vermektedirler. Kredi sözleşmesi ile kredi veren taraf, belli
miktarda parayı belli bir süre kullandırmayı taahhüt ederken,
krediyi alan taraf bu parayı belli bir süre kullanma karşılığı
olarak, sözleşmede belirtilen vade tarihlerinde belli bir faiz
oranı üzerinden hesaplanacak faiz tutarını ödemeyi kabul
etmektedir. Her iki taraf da sözleşmenin yapıldığı anda vadeleri
ve faiz oranını bilmektedir. Burada; kredi kullandıran,
sözleşmede belirlenen süre ile kredi kullandırması şartıyla
faize hak kazanmaktadır. Aynı şekilde, kredi kullananın faiz
ödeme yükümlülüğü altına girmesi ise aldığı krediyi sözleşmede
belirlenen sürede kullanmasına bağlıdır. Buna göre, iki taraf
açısından faiz gelir ve giderinin tahakkuku, ancak kredinin
belirlenen süreyle kullanılmasına bağlı olarak belirlenen vade
tarihlerinde gerçekleşmektedir. Faiz, ancak sözleşmede
belirlenen vade tarihlerinde tahakkuk etmektedir. Sözleşme
uyarınca bankanın bu süre dolmadan faiz isteme hakkı olmadığı
gibi, krediyi kullananın da (sözleşmesinde, bankalara,
düzenlenen sözleşme üzerinde yer alan faiz ve diğer unsurlarla
ilgili tek taraflı tasarrufta bulunma yetkisinin tanındığı
düşünülürse de) faiz tahakkukunu vadenin bulunduğu dönemden önce
yapması mümkün değildir.
Taraflar arasında sözleşme yapılmakla kredi
borcu ile bu borcun fer'i niteliğindeki faiz borcu da kesinlik
kazanmışsa, faiz borcunun değerleme gününe kadar geçen süreye
ilişkin kısmının değil, sözleşmede öngörülen faizin tamamının
tahakkuk ettiğinin kabulü gerekeceği halde, sadece değerleme
gününe kadar olan kısmının tahakkuk ettiğini benimseyen görüş,
bu tahakkuku bağladığı temel varsayım olan sözleşmenin yapıldığı
tarihte tarafların kimlikleri, borcun ve faizin hesaplandığı
faiz oranı ve vadenin belli olması anlayışına uygun
düşmemektedir.
Öte yandan, vadeli kredi sözleşmesinin
gelecekte hangi kurallara bağlı olarak sonuç doğuracağı vadenin
sonuna kadar belli değildir. İfa zamanı olan vadeden önce ödeme;
borçlunun iflasına karar verilip de iflasın açılması gibi pek
çok durum, faizin işlemesini durduran hukuksal nedenlerdir. O
halde vadeli kredi sözleşmelerinde de Yargıtay'ın 1960'lı
yıllardan itibaren ticari ödünç sözleşmesi olduğunu kabul ettiği
vadeli mevduat açma sözleşmesinde olduğu gibi vadenin bitmesine
kadar faiz miktarının hangi koşullara göre ifa edileceği
belirsizdir. Nitekim, vadeli mevduat açma sözleşmesinin, yaygın
olarak mevduat sahibi tarafından feshinin ihbarında olduğu gibi
vadeli kredi sözleşmesinin de vadeden önce feshinin ihbarını
önleyen hiçbir hukuksal durum yoktur. Bilindiği gibi bir
sözleşmenin feshinin ihbarı, faizin işlenmesini durdurucu etki
yapmaktadır.
Tüm bu nedenlerle tarafların kimliği, faizin
oranı ve vadenin sözleşmenin yapılması sırasında belli olması
nedeniyle sözleşmede öngörülen faiz tutarının vade sona erinceye
kadar değişmeyeceği görüşü, hukuksal gerekçelere uygun düşmeyen
bir varsayıma dayanmaktadır.
Vadesi; kredi sözleşmesi yapılıp, kredinin
alındığı hesap döneminde bitmeyen, izleyen yıllara rastlayan
kredi sözleşmelerinde, değerleme gününe kadar faizin kesin
olarak hesaplanamayacağı, gelecekte sözleşme koşullarında
belirebilecek hukuksal değişikliklerin faiz tutarını
etkileyebileceği, bu nedenle işlemesi duran faiz miktarının
azalacağı, dolayısıyla değerleme gününe değin geçen süreye
ilişkin faiz tutarının da değişeceği tabiidir.
Belirtilen yönlerden de vadeli kredi
sözleşmelerinde vadenin ve faiz oranının taraflarca sözleşmenin
yapılması sırasında kararlaştırılması nedeniyle sözleşme
yapılmakla kredi borcunun da faizin de doğduğu, kesinlik
kazandığı, dolayısıyla faiz borcunun değerleme gününe değin
geçen süreye ilişkin kısmının kesin olarak tahakkuk ettiğine
dair görüşte isabet bulunmamaktadır.
Vergi
Usul Kanunu'nun 283 üncü, 287 nci ve 288 inci maddelerinde;
kazancın tespitinde dönemsellik ve tahakkuk ilkelerinin esas
alınacağını belirten hükümler yer almakta olup, anılan Kanunun
283 üncü ve 287 nci maddelerinde tahakkuk etmiş, ancak henüz
tahsil edilmemiş veya ödenmemiş alacak ve borçların değerleme
şekli belirtilmiştir.
Tahakkuk ilkesi, Kurumlar Vergisi sistemimizin
esasını teşkil eder, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 288 inci
maddesinde hükme bağlanan karşılık esası ise ancak istisnai
durumlarda uygulanabilen bir kurumdur.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 288 inci
maddesinde, karşılıklar; "Hasıl olan veya husulü beklenen fakat
miktarı katiyetle kestirilemeyen ve teşebbüs için bir borç
mahiyetini arz eden belli bazı zararları karşılamak maksadıyla
hesaben ayrılan meblağlar" olarak tanımlanmış ve "karşılıkların
mukayyet değerleriyle pasifleştirilmek suretiyle değerleneceği"
belirtilmiştir. Anılan hüküm uyarınca, işletmeler için borç
mahiyetini taşıyan yani işletme için gider niteliğinde olan
belli zararları karşılamak amacıyla karşılık ayrılabileceği
öngörülmüştür. Maddede karşılıklarla ilgili genel bir tanım yer
almıştır. Bu nedenle herhangi bir konuda karşılık ayrılabilmesi
için o konu ile ilgili olarak yasada özel bir düzenlemeye yer
verilmiştir. Aksi halde ayrılan karşılığın vergisel açıdan gider
olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
Vadeli
kredi sözleşmelerinde kredi borcu, Vergi Usul Kanunu'nun
değerleme hükümleri açısından senetsiz borç niteliğindedir.
Vergi Usul Kanunu'nun alacak ve borçların değerlendirilmesine
ilişkin 281 inci ve 285 inci maddelerinde belirtilen senetli
alacak ve borçlardan farklıdır. Bu maddelerdeki senetli alacak
ve borçlardan kasıt Türk Ticaret Kanunu ve Kıymetli Evrak
Hukuku açısından senet olarak kabul edilen bono, poliçe gibi
belgelere dayanan borç ve alacaklardır. Kıymetli evrak
mevzuatına göre senet kabul edilmeyen belgelere dayalı alacaklar
ve borçlar, Vergi Usul Kanunu açısından da senetli borç ve
alacak olarak kabul edilmez. Bu nedenle kredi sözleşmesi ile
borçlanılan veya alacaklanılan tutarlar vergi hukuku açısından
senetsiz borç ve alacak olarak Vergi Usul Kanunu'nun 281 inci ve
285 inci maddeleri uyarınca mukayyet değeri ile değerlenir.
Bir borcun değerleme gününde borçlu yönünden
taşıyacağı değerin belirlenmesi, 213 sayılı Vergi Usul
Kanunu'nun değerlemeye ilişkin kurallarının uygulanması anlamına
gelmektedir. Vergi Usul Kanunu'nun 5228 sayılı Kanunun 59 uncu
maddesiyle değişmeden önceki 285 inci maddesinin birinci
fıkrasında yer alan "Borçlar, mukayyet değerleriyle değerlenir."
kuralı; sözleşmeden, haksız fiilden ve nedensiz zenginleşmeden
doğan ve senede bağlı olmayan tüm borçların, mukayyet
değerleriyle değerlenmesi gerekeceğini açık olarak
belirttiğinden Yasa bu borçların tasarruf değerleri ile
değerlenmesini, başka bir ifade ile reeskont uygulamasına tabi
tutulmasını engellemiştir.
Vergi Usul Kanunu'nun 281 inci ve 285 inci
maddelerinde bankalar, bankerler ve sigorta şirketlerinin alacak
ve borçlarını (senetli, senetsiz) mutlaka reeskonta tabi
tutmaları (değerleme günü kıymetine irca etmeleri ) gerektiği
belirtilmiş olduğundan bankalar, 213 sayılı Vergi Usul
Kanunu'nun 285 inci maddesindeki zorunluluk nedeniyle vermiş
oldukları krediler için faiz hesaplaması yapmaktadırlar. Bu
işlem Vergi Usul Kanununun bir gereğidir. Hesaplanan bu faiz,
krediye ait faiz borcunun vadesi henüz gelmediğinden, kredi
borçlusundan istenebilir aşamaya gelmiş bir alacak değildir.
Dolayısıyla tahakkuk işlemi henüz gerçekleşmemiştir. Bu nedenle
Vergi Usul Kanunu'nun 281 inci ve 285 inci maddelerindeki
zorunluluk nedeniyle, bankalar ve finans kuruluşları tarafından
yapılan reeskont işlemi gerekçe gösterilerek kıst dönem kredi
faiz giderleri için tahakkukun gerçekleştiğini söylemek ve bu
giderleri cari dönem kazancının tespitinde karşılık ayırmak
suretiyle dikkate almak mümkün değildir.
Uyuşmazlık ticari işletmelerin kullandıkları
kredilere ilişkin faiz ödemelerinin vade tarihlerinin, izleyen
yılda olması halinde, kıst döneme ait ödenmemiş faizlerin,
karşılık ayırmak suretiyle cari dönem kazancından
indirilmesinden doğmuştur. Vergi hukukumuzdaki "kanunilik
ilkesi" gereği matrah azaltan bir işlem olan "karşılık
ayırma"nın hangi hallerde mümkün olduğu 213 sayılı Vergi Usul
Kanunu'nda belirtilmiştir. Yorum veya kıyas yolu ile bu ilkeye
istisna teşkil edecek yeni durumlar ihdas edilemez.
Bir işletmenin kullandığı krediye ait faiz
borcunun işletme için gider olduğu kuşkusuzdur.
Ancak, bu faiz giderininde, tahakkuk ettiği
dönemde gider yazılması gerekeceği de tartışmasızdır.
Olayımızda, ana para ve faizi belirli vadelerde
ödemeye bağlamış bir kredi sözleşmesi mevcuttur. Bu kredi
sözleşmesine göre, ana para ve faizin hukuken istenebilmesinin,
vadenin gerçekleşmesi şartına bağlandığı hususu da açıktır.
Olayda, kredi faizinin vadesi ertesi yılda
dolduğundan, tarhiyat döneminde hukuken istenebilirlik
gerçekleşmemiştir. Bu durumda faiz borcu tahakkuk etmediğinden,
doğrudan gider yazılması kanunen mümkün değildir. Zaten
olayımızda da mükellefler faiz borcunun tahakkuk etmediğini
kabul ettikleri için karşılık ayırmak suretiyle pasifte
muhasebeleştirmişlerdir.
Vergi mükellefi olan iktisadi işletmeler,
vergisi ödenmemiş gelirlerinden, ancak 213 sayılı Vergi Usul
Kanunun da yer alan hükümler uyarınca karşılık ayırabilirler.
Bu nedenle, kredi kullanımı nedeniyle, dönem
sonu itibarıyla tahakkuk etmemiş faizlerin tahakkuk ve
dönemsellik ilkelerine göre cari dönem kurum kazancından
karşılık ayırmak suretiyle indirilmesi mümkün değildir. Çünkü,
Vergi Usul Kanunu'ndaki değerleme hükümlerine göre, herhangi bir
konuda karşılık ayrılabilmesi için, o konu ile ilgili yasa da
bir düzenlemenin olması gerekir. Aksi halde ayrılan karşılık,
vergilendirme kuralları açısından gider olarak kabul edilmez.
67 seri numaralı Kurumlar Vergisi Genel
Tebliği'nin vadesi bir sonraki yıla isabet eden vadeli mevduat
hesaplarında dönem sonuna kadar işlemiş faizin hesaplanarak
dönem sonu hesaplarına aktarılması yönündeki düzenlemesini iptal
eden Danıştay Dördüncü Dairesi ile Vergi Dava Daireleri Genel
Kurulu Kararları aynı zamanda vadesi gelmemiş kredi faizlerinin
cari döneme isabet eden kısmının gider yazılamayacağını da
ortaya koymaktadır. Aksi halde, bir işletmenin vadesi gelecek
yıllara sarkan bir kredi alıp aynı krediyi yine vadesi gelecek
yıllara sarkan mevduat hesabına yatırması halinde; kıst dönem
faiz giderlerini mali karın tespitinde gider olarak dikkate
alırken, mevduat faiz gelirlerini dönem mali karının tespitinde
göz ardı etmesi gibi çok çelişkili bir durum ortaya çıkacaktır.
SONUÇ : Vadesi gelecek yıllara sarkan
kredi faizlerinin ilgili döneme isabet eden kısmının karşılık
ayrılmak suretiyle gider yazılması 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ve 213 sayılı Vergi
Usul Kanunu'nda yer alan hükümler doğrultusunda ve tahakkuk
esası ile onun ayrılmaz parçası dönemsellik ilkesi gereğince
mümkün değildir.
Vergilemeye tesir eden hükümlerin, verginin
yasallığı ilkesi uyarınca, kanunla düzenlenmesi gerekir.
193 sayılı Gelir Vergisi ve 5422 sayılı Kurumlar
Vergisi Kanunlarında tahakkuk esasına istisna oluşturan
durumlarda özel bir düzenleme yapılmaktadır. Olay tarihinde
kredi faizlerinin tahakkuk etmeden karşılık ayırmak suretiyle
kurum kazancının tespitinde göz önüne alınmasını öngören yasal
bir düzenleme bulunmamaktadır.
31.7.2004 gün ve 25539 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan 5228 sayılı Kanun ile 1.1.2004 tarihinden itibaren
geçerli olmak üzere 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 281 inci ve
285 inci maddelerinde yapılan değişiklik sonucu, "işletmeye
dahil alacak ve borçların değerlemesine" yönelik yeni hükümler
getirilmiştir. Bu değişiklik sonucu "kredi sözleşmelerine
müstenit borçların, değerleme gününe kadar hesaplanacak
faizleriyle birlikte dikkate alınmasına" olanak sağlanmıştır.
Ancak bu uygulama reeskont işleminden farklı olarak bir
değerleme yöntemi şeklinde düzenlenmiştir.
Bu durumda tahakkuk etmemiş kredi faizlerinin,
dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının karşılık ayırmak
suretiyle gider yazılması olay tarihindeki mevcut yasal
düzenlemelere göre mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, içtihadın Danıştay
Dördüncü Dairesinin 6.6.2001 gün ve E:2001/1414, K:2001/2484
sayılı kararı doğrultusunda birleştirilmesi gerekeceği görüşü
ile karara karşıyız.
|