|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2006/111
Karar Sayısı : 2006/112
Karar Günü : 15.12.2006
İPTAL DAVASINI AÇANLAR :
1 - Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER
2 - Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyesi
Haluk KOÇ ve Kemal KILIÇDAROĞLU ile birlikte 116 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU :
31.5.2006 günlü, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun;
1) 3. maddenin (29)
numaralı bendinin,
2) 18. maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan “... genel sağlık sigortası dahil
prim ve her türlü borçlarının ödenmiş olması şartıyla...”
ibaresinin,
3) 19. maddesinin
dördüncü ve beşinci fıkralarının,
4) 27. maddesinin
birinci fıkrasının,
5) 28. maddesinin
ikinci fıkrasının,
6) 29. maddesinin
ikinci ve üçüncü fıkralarının tümüyle, birinci ve beşinci
fıkralarının ise Yasa’nın 4. maddesinin birinci fıkrasının (c)
bendi kapsamına giren sigortalılar yönünden,
7) 30. maddesinin
dördüncü fıkrasının,
8) 31. maddesinin
birinci fıkrasının,
9) 40. maddesindeki
Cetvelin 8., 12., 13. ve 14. sıralarında yer alan
düzenlemelerin,
10) 46. maddesinin
dördüncü ve beşinci fıkralarının,
11) 55. maddesinin
ikinci fıkrasının,
12) 63. maddesinin
birinci fıkrasının (d) bendindeki “…18 yaşını doldurmamış
veya 45 yaşından gün almış kişilerin diş protezlerinin 72 inci
maddeye göre belirlenen tutarının % 50’si.” İbaresinin ve
ikinci fıkrasının,
13) 67. maddesinin
birinci fıkrasının (b) bendinin,
14) 68. maddesinin
ikinci fıkrasının, tüm genel sağlık sigortalıları yönünden,
ikinci ve son tümcelerinin de emekli ve malûllük aylığı alan,
dul aylığı alan ve yetim aylığı alan sigortalılar yönünden,
15) 73. maddesinin
dördüncü fıkrasının,
16) 80. maddesinin
birinci ve ikinci fıkralarının, Yasa’nın 4. maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendi kapsamına giren sigortalılar yönünden,
17) 81. maddesinin
birinci fıkrasının (c) ve (e) bentlerinin,
18) 106. maddesinin;
a) (2) numaralı
fıkrasındaki “...diğer maddeleri,” ibaresinin, Bağ-Kur
kapsamındaki sigortalılar yönünden,
b) (8) numaralı
fıkrasındaki “...30 ilâ 39 uncu maddeleri,...”
ibaresinin, TC. Emekli Sandığı iştirakçileri yönünden,
19) Geçici 1.
maddesinin beşinci fıkrasının,
20) Geçici 2.
maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentlerinin,
Yasa’nın 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına
giren sigortalılar yönünden,
21) Geçici 4.
maddesinin ikinci ve dokuzuncu fıkralarının,
22) Geçici 6.
maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin,
23) Geçici 9.
maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarının,
Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13.,
17., 49., 56., 60., 73., 90., 123. ve 153. maddelerine
aykırılığı savıyla iptali ve
1) 3. maddesinin
(29) numaralı bendinin,
2) 18. maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan “... genel sağlık sigortası dahil
prim ve her türlü borçlarının ödenmiş olması şartıyla...”
ibaresinin,
3) 19. maddesinin
dördüncü ve beşinci fıkralarının,
4) 27. maddesinin
birinci fıkrasının,
5) 28. maddesinin
ikinci fıkrasının,
6) 29. maddesinin
ikinci ve üçüncü fıkralarının,
7) 30. maddesinin
dördüncü fıkrasının,
8) 40. maddesinde
yer alan cetvelin 8., 12., 13. ve 14. sıralarındaki
düzenlemelerin,
9) 46. maddesinin
dördüncü ve beşinci fıkralarının,
10) 55. maddesinin
ikinci fıkrasının,
11) 63. maddesinin,
birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan “...18 yaşını
doldurmamış veya 45 yaşından gün almış kişilerin” ibaresi
ile “...nın %50’si.” ibaresinin ve ikinci fıkrasının,
12) 67. maddesinin
birinci fıkrasının (b) bendinin,
13) 68. maddesinin
ikinci fıkrasının, tüm genel sağlık sigortalıları yönünden,
ikinci ve son tümcelerinin de emekli ve malûllük aylığı alan,
dul aylığı alan ve yetim aylığı alan sigortalılar yönünden,
14) 73. maddesinin
dördüncü fıkrasının,
15) 80. maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendinin “...ile prim, ikramiye ve bu
nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay için yapılan ödemelerin
brüt toplamı...” bölümünün, TC. Emekli Sandığı
iştirakçileri yönünden,
16) 81. maddesinin
birinci fıkrasının (c) ve (e) bentlerinin,
17) 106. maddesinin;
a) (2) numaralı
fıkrasındaki “...diğer maddeleri,” ibaresinin, Bağ-Kur
kapsamındaki sigortalılar yönünden,
b) (8) numaralı
fıkrasındaki “...30 ilâ 39 uncu maddeleri,...”
ibaresinin, TC. Emekli Sandığı iştirakçileri yönünden,
18) Geçici 1.
maddesinin beşinci fıkrasının,
19) Geçici 4.
maddesinin dokuzuncu fıkrasının,
20) Geçici 9.
maddesinin birinci fıkrasının TC. Emekli Sandığı iştirakçisi
sigortalılar ile Bağ-Kur kapsamındaki sigortalılar yönünden,
Yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi
istemidir.
I - İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ
İptal istemini içeren Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet SEZER tarafından verilen 16.6.2006 günlü dava
dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“III- İPTAL İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
5510 sayılı “Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu” ile, Devlet
memurları ve diğer kamu görevlileri, hizmet akdine dayalı
ücretle çalışanlar, tarımsal işlerde ücretle çalışanlar, kendi
hesabına çalışanlar ve tarımsal alanda kendi hesabına
çalışanları kapsayan beş ayrı emeklilik rejiminin, aktüeryal
olarak hak ve yükümlülüklerin eşit olacağı tek emeklilik
rejiminde buluşturulması amaçlanmaktadır.
Yasa, sosyal
sigortalar ile genel sağlık sigortasından yararlanacak kişileri,
işverenleri, sağlık hizmeti sunucularını, bu Yasa’nın
uygulanması yönünden gerçek kişiler ile her türlü kamu ve özel
hukuk tüzelkişilerini ve tüzelkişiliği olmayan diğer kurum ve
kuruluşları kapsamaktadır.
Yasa’da, sosyal
sigortalar ile genel sağlık sigortası yönünden kişileri
güvenceye alacak düzenlemeler yapılmakta; bu bağlamda,
sigortalardan yararlanacak kişiler ve sağlanacak haklar, bu
haklardan yararlanma koşulları, finansman ve karşılanma
yöntemleri belirlenmekte; sosyal sigortaların ve genel sağlık
sigortasının işleyişine ilişkin ilke ve yöntemlere yer
verilmektedir.
1- 5510 sayılı
Yasa’nın kimi maddelerinin ya da bu maddelerin kimi kurallarının
Anayasa’nın “sosyal devlet” ve “eşitlik” ilkeleri ile “sosyal
güvenlik hakkı” yönünden incelenmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın sözkonusu
kuralları yukarıda anılan maddeler yönünden ortak gerekçe
oluşturacağından, öncelikle “sosyal devlet” ve “eşitlik”
ilkeleri ile Anayasa’da herkes için öngörülen “sosyal güvenlik
hakkı” üzerinde durulması gerekmektedir.
Anayasa’nın 2.
maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun huzuru, ulusal
dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,
Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti
olduğu belirtilmiş; “sosyal devlet” niteliği, Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri arasında sayılmıştır.
Madde gerekçesinde
belirtildiği gibi, sosyal devlet, çalışan, ancak, çalışması
karşılığı elde ettiği ürün ile mutlu olabilmek için tasarladığı
maddi ve manevi değerlere ulaşamayan kişilere yardımcı olmayı
ilke edinen devlettir.
Sosyal devlet, bireyin
huzur ve gönencini gerçekleştiren ve güvenceye alan, kişi ve
toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini
dengeli olarak düzenleyen, çalışanların insanca yaşaması ve
çalışma yaşamının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal,
ekonomik ve mali önlemleri alarak çalışanları koruyan, işsizliği
önleyici ve ulusal gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını
sağlayıcı önlemleri alan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve
bunu sürdürmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı devlettir.
Anayasa Mahkemesi’nin
konuya ilişkin tüm kararlarına egemen olan görüşe göre de,
sosyal devletin görevi, kişinin doğuştan sahip olduğu onurlu bir
yaşam sürdürmesini, maddi ve manevi varlığını bu yönde
geliştirmesi için gerekli koşulları, güçsüzleri güçlüler
karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti,
sosyal gönenci, sosyal güvenliği ve toplumsal dengeyi
sağlamaktır.
Nitekim, Anayasa’nın
5. maddesinde, kişilerin ve toplumun gönenç, huzur ve
mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve özgürlüklerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde
sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak,
insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
koşulları hazırlamak Devlet’in temel amaç ve görevleri arasında
sayılmıştır.
Sosyal devlette sosyal
güvenlik sistemi, yalnızca aktüeryal dengeye dayalı bir düzenek
olarak oluşturulamaz. Sosyal güvenliği salt aktüeryal denge
olgusu düşüncesiyle oluşturmak, “sosyal devlet” ilkesini
savsaklamak anlamına gelir ki, bunu, Anayasa’nın 2. maddesiyle
bağdaştırmak olanaksızdır.
Devletin “sosyal”
niteliği, aktüeryal denge ile sosyal devlet ilkesi arasında uyum
sağlanmasını; sosyal güvenlik sisteminden kaynaklanan açıkların,
başka bir deyişle sosyal güvenlik yükünün gerektiğinde devletçe
karşılanmasını zorunlu kılar.
Ayrıca, hukuk
devletinin amaç edindiği kişinin korunması da, toplumda sosyal
güvenliğin, sosyal gönencin ve sosyal adaletin sağlanmasıyla
gerçekleştirilebilmektedir.
Cumhuriyet’in
nitelikleri arasında yer verilen sosyal hukuk devleti ilkesi
uyarınca, toplumda yoksul ve gereksinim duyan insanlara
Devlet’çe yardım yapılarak, onlara insan onuruna yaraşır asgari
yaşam düzeyinin sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal
devlet ilkesinin gerçekleşmesine elverişli ortam yaratılması
gerekmektedir.
Sosyal devletin
görevleri arasında yer alan insan onuruna yaraşır asgari yaşam
düzeyinin sağlanması, herkese çalışma olanağı yaratılması,
çalışanlara adaletli ve dengeli ücret verilmesi ve çalışamayacak
durumda olanların sosyal güvenlik önlemleri ile korunması
anlamını taşımaktadır.
Sosyal güvenliğin de
içinde bulunduğu sosyal hakların devletçe tanınmış olması
yeterli değildir. Bu hakların gerçekleşmesi için devletin olumlu
edimde bulunması, sosyal güvenlik alanında oluşturulacak kural
ve kurumların da, Anayasa’nın sözüne ve özüne, bu bağlamda
sosyal hukuk devleti ilkesine uygun olması zorunludur.
Uluslararası hukuk
belgelerinde ve çağdaş anayasalarda olduğu gibi, Anayasamızda da
sosyal güvenlik hakkına, “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde
“sosyal ve ekonomik haklar “ arasında yer verilmiştir.
Anayasa’nın 60.
maddesinde, herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu;
Devlet’in, bu güvenliği sağlayacak gerekli önlemleri alıp örgütü
kuracağı belirtilmiştir.
Maddede, sosyal
güvenlik, bireyler yönünden “hak”, Devlet yönünden “ödev” olarak
öngörülmüştür. Anayasa koyucu, Devlet’i yalnızca sosyal
güvenliği sağlayacak önlemleri almak ve gerekli örgütü kurmakla
görevlendirmemiş, aynı zamanda bunu Devlet’in yükümlülüğü olarak
görmüştür.
Sosyal güvenlik
hakkının, yurttaşlarının sosyal durumu ve gönenciyle ilgilenen,
onlara insanlık onuruna yaraşır asgari yaşama düzeyi sağlayan
“sosyal devlet”in gereği ve zorunlu sonucu olduğu
tartışmasızdır.
Sosyal güvenlik,
geliri ne olursa olsun bireylere belirli sosyal riskler
karşısında ekonomik güvence sağlanmasını, onun kimi zararlara
uğrama olasılığına karşı korunmasını, sosyal zararların
tehlikeleri karşısında bireyin ekonomik yönden güçlü kılınmasını
gerektirmektedir.
Çağdaş toplumlarda bu
niteliği ile sosyal güvenliğin sağlanması, bireylerin
geleceklerini güvence altına almaya, mutluluğunu, huzurunu ve
gönencini sağlamaya yönelik etkinliklerin en önemlilerinden biri
olarak kabul edilmektedir.
Sosyal güvenliğin
işlevlerinin yerine getirilmesini amaçlayan kurallar ve
kurumların tümü sosyal güvenlik sistemini oluşturmaktadır.
Toplumsal dayanışmanın kurumsal duruma getirilmesini anlatan
sosyal güvenlik sistemi, Devlet’in, Anayasa’nın 60. maddesi
gereğince kurmakla görevli ve yükümlü olduğu sosyal güvenlik
örgütü ile yine Devlet’in sosyal güvenliği sağlamak için alacağı
önlemlerin tümünü kapsamaktadır.
Anayasa’nın 65.
maddesinde, Devlet’in, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile
belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun
öncelikleri gözeterek, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde
yerine getireceği belirtilmiştir. Ancak, bu kural Devlet’e,
Anayasa Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı gibi, yurttaşlar
için hak, kendisi için ödev olan sosyal güvenliği sağlama
görevini yerine getirirken, sosyal sigortacılığın teknik
gereklerine uygun kimi sınırlamalar yapma hakkı tanımakta,
sosyal güvenlik hakkını kullanılamayacak duruma getiren önlemler
alma yetkisi vermemektedir.
Nitekim, maddede,
Devlet’e sosyal hakları mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde
gerçekleştirme olanağı tanınırken, “bu görevlerin amaçlarına
uygun öncelikleri gözetme” koşulu da konulmuştur.
Yine Anayasa
Mahkemesi’nin 23.02.2001 günlü, E.1999/42, K.2001/41 sayılı
kararında belirtildiği gibi, sosyal güvenlik sisteminde yapılan
değişikliklerin, hukuk devletinde olması gereken hukuk
güvenliğini zedelemeyecek biçimde “adil, makul ve ölçülü” olması
zorunludur.
Bu yaklaşım, emekli
olabilmek için öngörülen prim ödeme gün sayısı, prime esas aylık
tutarı ve prim oranı, emekliliğe hak kazanabilme ile emekli
aylığına hak kazanmada yaş sınırları, yaşlılık aylığı bağlama
oranı, yaşlılık aylığı hesaplama yöntemi, aylıklarda sağlanacak
yıllık artış tutarı ve sağlık gibi konularda getirilen
kuralların adil, makul ve ölçülü olmasını gerektirmektedir.
Öte yandan,
Anayasa’nın 10. maddesinde, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
nedenlerle ayırım gözetilmeksizin yasa önünde eşit olduğu
belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin
birçok kararında da açıklandığı gibi, yasa önünde eşitlik,
hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Eşitlik
ilkesi ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan
kişilerin yasalarca aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa
karşısında ayırım yapılmasını ve
ayrıcalık tanınmasını önlemektir.
Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak
yasa karşısında
eşitliğin zedelenmesi önlenmiştir.
Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler
ya da topluluklar için değişik
kuralları
gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar ayrı kurallara
bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmiş
olmaz.
Ancak, nitelikleri ve durumları özdeş olanlar
için değişik kurallar konulamaz.
Anayasa Mahkemesi’nin 06.01.2005 günlü,
E.2001/479, K.2005/1 sayılı
kararında belirtildiği gibi, Anayasa’nın 2. ve
60. maddeleri uyarınca, Devlet’çe, sosyal
güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanmasına
elverişli ortamın yaratılması ve bu
anlamda sosyal
güvenlik alanında getirilecek bir haktan, aynı sosyal güvenlik
kurumu içinde yer alan ve
temelde birbirine yakın konumda bulunan tüm sigortalıların
“dengeli ve makûl”
ölçüler içinde yararlanmalarını öngören düzenlemelerin
gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Yine bu kararda, aynı sosyal güvenlik sistemi
içinde bulunan, aynı sosyal
risklere karşı asgari ölçüde güvence altına
alınan ve aynı kurallara bağlanan
sigortalıların aynı
hukuksal statü içinde özdeş durumda bulunan kişiler olduğu, aynı
durumdaki kişilerin, yasanın
öngördüğü haklardan aynı esaslara göre
yararlandırılmalarının ise eşitlik ilkesinin gereği bulunduğu
açıklanmıştır.
Bu açıklamalardan sonra, 5510 sayılı Yasa’nın
kimi maddeleri ya da bu
maddelerin kimi kurallarının sosyal hukuk devleti
ve eşitlik ilkeleri, sosyal güvenlik
hakkı yönünden
incelenmesi, bu kurallarda “adil, makul ve ölçülü” olma
ölçütünün
gözetilip gözetilmediğinin ortaya konulması
gerekmektedir.
a- 5510 sayılı Yasa’nın,
- 28. maddesinin ikinci fıkrasında,
“İlk defa bu Kanuna göre sigortalı sayılanlara;
a)
Kadın
ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş olmaları ve en az 9000 gün
malûllük, yaşlılık ve ölüm
sigortaları primi bildirilmiş olması şartıyla yaşlılık aylığı
bağlanır.
b) (a) bendinde belirtilen yaş şartı;
1) 1/1/2036 ilâ 31/12/2037 tarihleri arasında
kadın için 59, erkek için 61,
2) 1/1/2038 ilâ 31/12/2039 tarihleri arasında
kadın için 60, erkek için 62,
3) 1/1/2040 ilâ 31/12/2041 tarihleri arasında
kadın için 61, erkek için 63,
4) 1/1/2042 ilâ 31/12/2043 tarihleri arasında
kadın için 62, erkek için 64,
5) 1/1/2044 ilâ 31/12/2045 tarihleri arasında
kadın için 63, erkek için 65,
6) 1/1/2046 ilâ 31/12/2047 tarihleri arasında
kadın için 64, erkek için 65,
7) 1/1/2048 tarihinden itibaren ise kadın ve
erkek için 65,
olarak uygulanır.”
- Geçici 6. maddesinin
yedinci fıkrasının (a) bendinde de,
“Aylık bağlama
şartları bakımından bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci
fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılarak aylık
bağlanacaklar için;
a) 28 inci maddenin
ikinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen 9000 günlük süre ilk
defa;
1) 1/1/2007 ilâ
31/12/2007 tarihleri arasında sigortalı sayılanlar için 7100 gün
olarak,
2) 1/1/2008
tarihinden itibaren sigortalı sayılanlar için ise her takvim
yılı başında 7100 güne 100 gün eklenmek suretiyle 9000 günü
geçmemek üzere,…
uygulanır.”
düzenlemesine yer
verilmiştir. Düzenlemelerde,
- 01.01.2007’den
sonra sigorta kapsamına girenlere aylık bağlanmasının koşulları,
kadın için 58, erkek için 60 yaşını doldurmuş ve en az 9000 gün
prim bildirilmiş olmak biçiminde belirlenmekte,
- Yaş sınırı,
01.01.2036’dan başlayarak kadınlar için 01.01.2048’e, erkekler
için 01.01.2044’e kadar artırılıp, 65’e yükseltilmekte,
- Hizmet akdi ile
çalışanlar için prim ödeme gün sayısı yönünden kademeli geçiş
öngörülmekte; 2007 yılında sigortalı olanlar için 7100 gün prim
bildirme koşulu aranırken, izleyen yıllarda sigortalı olanlar
için bu sınırın 7100’e her yıl için 100 eklenerek bulunacağı
belirtilmektedir.
Ülkemizde ortalama
yaşama süresinin 66 yıl olduğu, gelecek 50 yıl içinde bu Yasa
ile koşulları iyileştirilemeyecek çalışanlar yönünden bu sınırın
çok fazla yükseltilemeyeceği gözetildiğinde, Yasa ile tüm
sigortalılar yönünden emekli aylığı bağlama yaş sınırının zaman
içinde de olsa 65’e yükseltilmesinin; sürekli çalışma olanağı
işverenin inisiyatifinde bulunan sigortalılar yönünden de prim
ödeme gün sayısının 9000’e çıkarılmasının, gelecek kuşakların
emeklilik hakkına kavuşmasını olanaksız kılacağı, bu niteliği
ile adil, makul ve ölçülü olmadığı açıktır.
Ayrıca, hizmet akdi
ile çalışanlar yönünden prim ödeme gün sayısının 7000’den 9000’e
çıkarılması, Türkiye gerçekleriyle bağdaşmadığı gibi, esnek
çalışmanın, sendikasızlaştırmanın, kayıtdışı çalıştırmanın ve
yoğun işsizliğin yaşandığı ülkemizde gerçekçi de
görünmemektedir.
Üstelik, emekli
olabilme yaşı ile aylık bağlama yaşı arasındaki kimi durumlarda
uzun yılları içeren fark da ölçüsüzlüğün bir başka
göstergesidir. Örneğin, 01.01.2007 gününde, 18 yaşında iken
sosyal sigorta kapsamına giren, 43 yaşında emekli olma hakkı
kazanan bir sigortalı, ancak 22 yıl sonra, 65 yaşında aylığa hak
kazanabilecektir.
Yukarıda da
belirtildiği gibi, Yasa’nın 28. maddesinde, emeklilik yaşının,
01.01.2007 gününden sonra ilk kez sigortalı olacaklar yönünden
kadın için 58, erkek için 60 olarak belirlenmesine karşın, bu
yaş koşulu 2036 yılından başlayarak kademeli olarak artırılmakta
ve emeklilik yaşı 65’e yükseltilmektedir.
Bu düzenlemeye göre,
kadın için 58, erkek için 60 yaşını 01.01.2036 gününden önce
dolduramayan sigortalılar, emeklilik yaşını kademeli olarak
yükselten kurala bağlı olacak ve bunun sonucunda, kendisine
emekli aylığı bağlanabilmesi için 65’e kadar uzanan yaşları
beklemek zorunda kalacaklardır. Ayrıca, yine bu durum nedeniyle,
aynı gün işe başlayan ve prim ödeme süreleri eşit olan farklı
yaşlardaki sigortalılar, yaşlılık aylığına aynı yılda hak
kazanamayacaklardır.
Başka bir anlatımla,
Yasa’nın 28. maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinde,
01.01.2007’den sonra ilk kez sigortalı olanlar için öngörülen
kadın için 58, erkek için 60 yaş sınırı, ancak sırasıyla 30 ve
32 yaşlarında göreve başlayanlar yönünden geçerlidir. Yaş
küçüldükçe, 2036 yılından sonra artırılan yaş sınırı nedeniyle
bekleme süresi artmaktadır. Örneğin, 01.01.2007’de sigorta
kapsamına giren bir kadın sigortalı 30 yaşında ise, 58 yaşına
ulaştığı 2035 yılında; 18 yaşında ise, 65 yaşına ulaştığı 2054
yılında yaşlılık aylığına hak kazanabilecektir.
b- 5510 sayılı
Yasa’nın,
- 29. maddesinin
birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında,
“Yaşlılık aylığına hak
kazanan sigortalıların aylığı, aşağıdaki hükümlere göre
belirlenecek ortalama aylık kazancı ile aylık bağlama oranının
çarpımı sonucunda bulunan tutardır.
Ortalama aylık kazanç,
sigortalının her yıla ait prime esas kazancının, kazancın ait
olduğu yıldan itibaren aylık talep tarihine kadar geçen yıllar
için, her yıl gerçekleşen güncelleme katsayısı ile güncellenerek
bulunan kazançlar toplamının, itibarî hizmet süresi ile fiilî
hizmet süresi zammı hariç toplam prim ödeme gün sayısına
bölünmesi suretiyle hesaplanan ortalama günlük kazancın otuz
katıdır.
Aylık bağlama oranı,
sigortalının malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tâbi geçen
toplam prim ödeme gün sayısının her 360 günü için 2015 yılı
sonuna kadar % 2,5; 2016 yılı başından itibaren ise % 2
olarak uygulanır. Bu hesaplamada 360 günden eksik süreler
orantılı olarak dikkate alınır. Ancak aylık bağlama oranı % 90’ı
geçemez.”,
-31. maddesinin
birinci fıkrasında,
“Sigortalı olarak
çalıştığı işten ayrılan veya işyerini kapatan ve yaşlılık aylığı
bağlanması için gerekli yaş şartını doldurduğu halde malûllük ve
yaşlılık aylığı bağlanmasına hak kazanamayan sigortalıya, bu
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (c) bendi
kapsamında ise kendi adına bildirilen, (b) bendi kapsamında ise
ödediği malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primlerinin her
yıla ait tutarı, primin ait olduğu yıldan itibaren yazılı istek
tarihine kadar geçen yıllar için, her yılın gerçekleşen
güncelleme katsayısı ile güncellenerek toptan ödeme şeklinde
verilir.”,
- 3. maddesinin 29.
fıkrasında,
“Güncelleme katsayısı:
4 üncü madde kapsamında sigortalı sayılanların, her yılın Kasım
ayına ait kanunî süresi içinde verilen belgelerindeki prim
tahakkukları üzerinden bulunacak ortalama prime esas günlük
kazancın, bir önceki yılın aynı ayına ait ortalama prime esas
günlük kazanca göre değişim oranı ile her yılın Aralık ayına
göre Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan en son temel
yıllı tüketici fiyatları genel indeksindeki değişim oranının
toplamının yarışma (1) tam sayısının ilave edilmesi sonucunda
bulunan değeri,
ifade eder.”,
- Geçici 2.
maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentlerinde,
“Bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten önce 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971
tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu
Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 8/6/1949
tarihli ve 5434 sayılı kanunlara ve 17/7/1964 tarihli ve 506
sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesine tâbi sandıklara tâbi
olanlara bağlanacak yaşlılık aylıkları aşağıdaki şekilde
hesaplanır:
a) Sigortalının veya
iştirakçinin bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen
sürelerdeki prim ödeme gün sayılarına veya fiilî hizmet süresine
ait aylık; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki kanun
hükümlerine göre, aylık talep tarihindeki toplam prim ödeme gün
sayısı veya fiilî hizmet süresi üzerinden, bu Kanunun yürürlük
tarihi itibarıyla hesaplanacak aylığının bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihe kadarki prim ödeme gün sayısı veya fiilî hizmet
süresi ile orantılı bölümü, aylık başlangıç tarihine kadar
geçen yıllar için, her yıl gerçekleşen güncelleme katsayısı
ile çarpılarak hesaplanır.
b) Sigortalının veya
iştirakçinin bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra geçen
sürelerdeki prim ödeme gün sayılarına ait aylığı, aylık talep
tarihindeki toplam prim ödeme gün sayısı üzerinden 29
uncu madde hükümlerine göre hesaplanacak aylığının, bu
Kanunun yürürlük tarihinden sonraki prim ödeme gün sayısına
orantılı bölümü kadardır.
c) Aylık, (a) ve
(b) bentlerine göre hesaplanan kısmî aylıkların toplamından
oluşur. Aylıklar ayrıca 29 uncu maddenin son fıkrasına göre
artırılarak belirlenir.
d) 8/6/1949 tarihli
ve 5434 sayılı Kanunun ek 48 inci maddesi ile ek 68 inci, ek 73
üncü ve 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Kanunun ek 18 inci
maddesi ve ilgili diğer maddeleri esas alınarak hak edilen makam
veya yüksek hâkimlik, temsil veya görev tazminatları ve ek
göstergeler, bu maddenin (a) bendinde belirtilen kısmî
aylıkların hesabında dikkate alınır. Ancak (a) bendine göre
yapılacak hesaplama açısından bu hükmün uygulanması sonucu daha
yüksek ek göstergeye hak kazanılmış olması, 8/6/1949 tarihli ve
5434 sayılı Kanunun ek 70 inci maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendinin uygulanmasında esas alınacak ek göstergelerin
yükseltilerek uygulanması hakkını doğurmaz.”,
düzenlemelerine yer
verilmiştir.
Görüldüğü gibi 29.
maddenin,
- Birinci fıkrasında,
yaşlılık aylığının, ilgilinin ortalama aylık kazancı ile aylık
bağlama oranının çarpımıyla hesaplanacağı belirtilmiş,
- İkinci fıkrasında
da, “Ortalama aylık kazanç”, sigortalının her yıla ilişkin prime
esas kazancının, kazancın ilişkin olduğu yıldan başlayarak aylık
istem gününe kadar geçen yıllar için, her yıl gerçekleşen
güncelleme katsayısı ile güncellenerek bulunan kazançlar
toplamının, itibarî hizmet süresi ile fiilî hizmet süresi zammı
dışında, toplam prim ödeme gün sayısına bölünmesiyle hesaplanan
ortalama günlük kazancın 30 katı olarak tanımlanmıştır.
Yaşlılık aylığının
hesaplanmasında “ortalama aylık kazanç”ın esas alınması, bugün
için Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlı sigortalılar yönünden
önemli yenilik getirmemektedir.
Sosyal Sigortalar
Kurumu sigortalıları yönünden eski ve yeni sistem arasındaki
fark, ilkinde prime esas kazanç, her takvim yılı itibariyle
Türkiye İstatistik Kurumu’nca açıklanan tüketici fiyatları
indeksindeki artış oranı ve gayrisafi yurt içi hasıla sabit
fiyatlarla gelişme hızı kadar ayrı ayrı arttırılarak, emekli
olunan güne kadar güncelleştirilmekte iken, bu kez güncelleşme
işinin “güncelleştirme katsayısı” esas alınarak yapılmasından
ibarettir.
Getirilen kural,
Bağ-Kur sigortalıları ve özellikle TC Emekli Sandığı
iştirakçileri yönünden önemli yenilik içermektedir.
Yasa’yla Bağ-Kur’a
bağlı sigortalılar yönünden basamak sistemi kaldırılarak,
bunların prime esas günlük kazanç alt sınırı ile üst sınırı
arasında kendilerinin bildireceği günlük kazancın prime esas
alınması öngörülmüş; dolayısıyla bunların yaşlılık aylıklarının
hesaplanması yöntemi de değiştirilmiştir.
Yaşlılık aylığının
hesaplanması yönteminde en köklü değişiklik TC Emekli Sandığı
iştirakçileri yönünden yapılmıştır.
TC Emekli Sandığı
iştirakçilerinin emekli aylıklarının nasıl hesaplanacağı 5434
sayılı Yasa’nın 41 ve ek 70. maddelerinde gösterilmektedir. Bu
maddelere göre, emekli aylığı bağlanmasına esas aylık, memur
aylık katsayısı ile emekli olunan günde bulunulan emeklilik
keseneğine esas derece ve kademe göstergesi ve çalışma yaşamı
boyunca elde edilen en yüksek ek gösterge çarpımından oluşmakta;
emeklilere ayrıca her ay kıdem aylığı, taban aylığı, zam ve
tazminat ödemesi karşılığında yasada gösterilen oranın, en
yüksek Devlet memuru aylığının brüt tutarına uygulanması
suretiyle hesaplanan emeklilik tazminatı ödenmektedir.
5434 sayılı Yasa’nın
ek 68. maddesine göre de, makam tazminatı ile yüksek yargıçlık
tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde bulunduktan sonra
emekliye ayrılanların, bulundukları en üst görevin makam, yüksek
yargıçlık, temsil ve görev tazminatları emekli aylıklarına
eklenmektedir.
Özetle, TC Emekli
Sandığı iştirakçilerinin emekli aylıklarının hesaplanmasında,
iştirakçinin bulunduğu en son görevinin aylığı ve yapılan
ödemelerin brüt tutarları gözönünde buldurulmakta; böylece,
çalışırken her ay ele geçen tutar ile emekli olunduğunda
alınacak tutar arasındaki fark çok azaltılmış bulunmaktadır.
Oysa, 5510 sayılı
Yasa’da, TC Emekli Sandığı iştirakçileri yönünden de yukarıda
açıklanan yöntem benimsenmiştir. Bu yöntem uyarınca, Devlet
memurunun, göreve başladığı yıllarda daha düşük olan aylık
öğeleri üzerinden hesaplanan prime esas kazançları yaşlılık
aylığının belirlenmesinde de dikkate alınacak ve sonuca etkili
olacaktır.
Bu durumun, yaşlılık
aylığı bağlama oranının da düşürüldüğü göz önünde
bulundurulduğunda, kamu görevlilerine bağlanacak yaşlılık
aylıklarının bugüne göre daha düşük olmasına yol açacağı ve
çalışırken ele geçen toplam tutar ile emekli olunduğunda
alınacak toplam tutar arasındaki farkın yeniden artacağı
ortadadır.
Günümüzde uygulanan
emekli aylıklarının, insan onuruna yaraşır asgari yaşama
düzeyini sağlamaktan uzak olduğu gözetildiğinde, bu tutarları
daha da azaltan yeni kuralın adil, makul ve ölçülü olmadığı;
emeklilerin ulusal gelirden hak ettikleri payı almalarını
önleyeceği açıktır.
Ayrıca, Yasa’nın
geçici 2. maddesinde, çalışanların 01.01.2007 gününe kadar
sosyal güvenlik kurumlarına bağlı geçen süreleri için yaşlılık
aylıklarının eski kurallara, bu günden sonraki sürelerine
ilişkin yaşlılık aylıklarının Yasa kurallarına göre hesap
edilerek her iki tutarın toplamının yaşlılık aylığını
oluşturacağı belirtilmiştir ki, bu konunun, özellikle aynı
görevde çalışmış ve çalışmakta olanların emekli aylıkları ile
ölenlerin dul ve yetimlerinin aylıkları arasında fark
oluşturacağı; bu farkın, eşitlik ilkesine aykırı olduğu ve
adaletsizlik yaratacağı ortadadır.
Öte yandan, Yasa’nın
29. maddesinin üçüncü fıkrasında, aylık bağlama oranının, toplam
prim ödeme gün sayısının her 360 günü, yani her yıl için 2015
yılı sonuna kadar % 2.5, 2016 yılından başlayarak % 2 olduğu
belirtilmiştir.
Yine maddede, aylık
bağlama oranının % 90’ı geçemeyeceği de kurala bağlanmıştır.
Bugün için aylık
bağlama oranı, Sosyal Sigortalar Kurumu ile Bağ-Kur’a bağlı
sigortalılar yönünden her yıl için ortalama % 2.6, TC Emekli
Sandığı iştirakçileri yönünden ise 25 yıl için yıllık % 3,
sonraki yıllar için yıllık % 1’dir.
Ayrıca, bugünkü
sistemde TC Emekli Sandığı iştirakçileri yönünden aylık bağlama
oranında üst sınır % 100’dür.
Aylık bağlama oranının
düşürülmesinin daha az emekli aylığı anlamına geleceği, bu
durumun, çalışanların emeklilik statüsü yönünden olumsuz bir
gelişme yaratacağı açıktır.
c- 5510 sayılı
Yasa’nın,
- 55. maddesinin
ikinci fıkrasında,
“Bu Kanuna göre
bağlanan gelir ve aylıklar, her yılın Ocak ve Temmuz ödeme
tarihlerinden geçerli olmak üzere, bir önceki altı aylık döneme
göre Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan en son temel
yıllı tüketici fiyatları genel indeksindeki değişim oranı kadar
artırılarak belirlenir.”,
- 29. maddesinin son
fıkrasında,
“Yukarıdaki şekilde
hesaplanan aylığın başlangıç tarihinin yılın ilk altı aylık
dönemine rastlaması halinde 55 inci maddenin ikinci fıkrasına
göre Ocak ödeme dönemi için gelir ve aylıklara uygulanan artış
oranı kadar artırılarak, yılın ikinci altı aylık dönemine
rastlaması halinde ise öncelikle Ocak ödeme dönemi, daha sonra
Temmuz ödeme dönemi için gelir ve aylıklara uygulanan artış
oranları kadar artırılarak, sigortalının aylık başlangıç
tarihindeki aylığı hesaplanır.”,
Geçici 1. maddesinin
beşinci fıkrasında,
- “Bağlanmış aylık ve
gelirler, 55 inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır.”,
düzenlemelerine yer verilmiştir.
Yasa’nın 55.
maddesinin ikinci fıkrasında, bu Yasa’ya göre bağlanan gelir ve
aylıkların, her yılın Ocak ve Temmuz ödeme günlerinden geçerli
olmak üzere, bir önceki altı aylık döneme göre Türkiye
İstatistik Kurumu’nca açıklanan en son temel yıllı tüketici
fiyatları genel indeksindeki değişim oranı kadar artırılarak
belirleneceği vurgulanmış; 29. maddesinin son fıkrasında,
bağlanacak yaşlılık aylığında 55. madde kuralının nasıl dikkate
alınacağı belirtilmiş; geçici 1. maddenin beşinci fıkrasında da,
bu kuralın 5510 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce
bağlanmış aylık ve gelirler için de uygulanması öngörülmüştür.
Oysa, 5434 sayılı
Yasa’nın ek 9. maddesinin birinci fıkrasında, yasalarla
yapılacak değişiklikler sonunda aylık tutarlarında oluşacak
yükselmelerin, aynı rütbe, kadro unvanı ve dereceden bağlanmış
bulunan emekli, adî malûllük, vazife malûllüğü, dul ve yetim
aylıklarına da uygulanması esası getirilmiştir.
Bu düzenleme,
25.08.1999 günlü, 4447 sayılı Yasa’nın 24. maddesiyle
değiştirilerek, Yasa’nın yürürlüğe girdiği 08.09.1999’dan önce
emekli, adî malûllük, vazife malûllüğü ile dul ve yetim aylığı
alanların bu aylıklarının, Yasa’nın yürürlüğe girdiği günden;
Yasa’nın yürürlüğünden sonra bağlanacak emekli, adî malûllük,
vazife malûllüğü ile dul ve yetim aylıklarının ise, bağlandığı
günden sonraki ilk memur aylık artış gününden başlayarak her ay
bir önceki aya ilişkin Türkiye İstatistik Kurumu’nca açıklanan
en son temel yıllı kentsel yerler tüketici fiyatları indeksi
değişim oranına göre belirlenmesi öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi, önceki
ve sonraki emekliler arasındaki gelir farkını giderecek
düzenlemeye, 4447 sayılı Yasa döneminde olduğu gibi 5510 sayılı
Yasa’da da yer verilmemiştir. Bu durum, bir yandan emeklilerin
ulusal gelirden hak ettikleri payı almalarına engel olacak, öte
yandan da, aynı görevi yapmış önceki ve sonraki emekliler
arasında, hakkaniyete aykırı biçimde gelir farkı yaratacaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin
4447 sayılı Yasa’ya ilişkin 23.02.2001 günlü, E. 1999/42,
K.2001/41 sayılı kararında,
“5434 sayılı Yasa’nın
ek 9. maddesinin birinci fıkrasının değişikliğinden önce, eski
emeklilerle yeni emekliler arasında herhangi bir eşitsizlik
doğması engellenmiş iken, yeni düzenlemeyle emekli
aylıklarındaki artışın gösterge ve ek göstergelerdeki artışa
göre hesaplanması esasından vazgeçilerek, aylığın enflasyon
oranındaki artışa göre hesaplanması kabul edilmiş, böylece
çalışan memurların maaş artışı ile emekli memurların maaş artışı
arasında olduğu gibi, daha önce aynı görevlerde bulunan eski ve
yeni emeklilerin maaşları arasında da büyük farkların ortaya
çıkmasına neden olacak bir sistem getirilmiştir.
Bu durum, Anayasa’nın
10. maddesindeki eşitlik ilkesini zedelemektedir.
Eşitlik temeline
dayanan adil bir hukuk düzeni kurmak, hukuk devletinin en önemli
işlevlerinden biri olduğundan hukuksal eşitlik sağlanmadan hukuk
devleti ilkesinin gerçekleşmeyeceği açıktır.”
gerekçesine yer
verilerek, 4447 sayılı Yasa’nın, 5434 sayılı Yasa’nın ek 9.
maddesini değiştiren kuralı, Anayasa’nın 2 ve 10. maddelerine
aykırı görülerek iptal edilmiştir.
Bunun üzerine, 5434
sayılı Yasa’nın ek 9. madde kuralının yeniden yasalaştırılması
ya da benzer bir yasal düzenleme yapılması gerekirken, 5510
sayılı Yasa’nın 55. maddesinde, 4447 sayılı Yasa benzeri bir
kurala yer verilmiştir.
Bu durum, 55. madde
kuralının, Anayasa’nın 2 ve 10. maddelerine açıkça aykırı
olduğunu göstermektedir.
Yasa’nın geçici 1.
maddesinde, 55. madde kuralının bağlanmış aylık ve gelirlere de
uygulanmasının öngörülmesi sonuca etkili değildir. Çünkü, bu
düzenleme, yalnızca eski ve yeni emekli aylıklarının aynı esasa
göre, enflasyon oranında artırılmasına ilişkin olup, Anayasa
Mahkemesi kararında belirtilen ve aynı görevde çalışan memurlar
ile bu görevlerden emekli olanların aylık artışları arasındaki
farkı giderecek, 5434 sayılı Yasa’nın ek 9. maddesine benzer bir
içerik taşımamaktadır.
Yasa’da, emekli
aylıklarının, yasal kesin ölçütler yerine piyasa koşullarına
dayanan yönetsel keyfi ölçütlerle artırılmasının öngörülmesi de
hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.
Ayrıca, emekli
aylıklarının yalnızca yıllık TÜFE oranı kadar artırılması,
ulusal gelirdeki artış payının, başka bir deyişle gönenç payının
emekli aylıklarına yansıtılmaması, emeklilerin ulusal gelirden
aldıkları payın daha da gerilemesine neden olacaktır ki, bu da,
sosyal hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
d- 5510 sayılı
Yasa’nın,
- 80. maddesinin
birinci ve ikinci fıkralarında,
“4 üncü maddenin
birinci fıkrasının (a) ve (c) bentleri kapsamındaki
sigortalıların prime esas kazançlarının hesabında;
a) Hak edilen
ücretler ile prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit
istihkaktan o ay için yapılan ödemelerin brüt toplamı esas
alınır.
b) Ölüm, doğum ve
evlenme yardımları, görev yollukları, kıdem tazminatı, iş sonu
tazminatı veya kıdem tazminatı mahiyetindeki toplu ödeme, keşif
ücreti, ihbar ve kasa tazminatları, emekli ikramiyesi ile
Bakanlıkça tutarları yıllar itibarıyla belirlenecek yemek, çocuk
ve aile zamları, özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik
sistemine ödenen ve aylık toplamı asgarî ücretin % 30’unu
geçmeyen özel sağlık sigortası primi ve bireysel emeklilik katkı
payları tutarları, görevin yerine getirilmesi için zorunlu
olarak yapılan aynî yardımlar ile Bakanlıkça belirlenecek diğer
aynî yardımların asgarî ücretin % 30’unu geçmeyen kısmı, prime
esas kazanca tâbi tutulmaz.
c) Bu Kanunun 4 üncü
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tâbi sigortalılara
ödenen döner sermaye katkı payları ve döner sermayelerden başka
adla yapılan bu nitelikteki her türlü ödemeler ile ikramiyeler
ve benzeri ödemelerden en yüksek Devlet memuru aylığının %
200’ünü aşan kısmı prime esas kazanca tâbi tutulmaz.
Yukarıdaki fıkranın
(b) ve (c) bentlerinde belirtilen istisnalar dışında her ne adla
yapılırsa yapılsın tüm ödemeler prime esas kazanca tâbi tutulur.
Diğer kanunlardaki prime tâbi tutulmaması gerektiğine dair
muafiyet ve istisnalar bu Kanunun uygulanmasında dikkate
alınmaz.”,
- 46. maddesinin
dördüncü fıkrasının birinci tümcesinde,
“Kamu görevlilerinin
kısa ve uzun vadeli sigorta kollarının uygulaması bakımından
prime esas kazançlarının tespitinde 82 nci maddede belirtilen
üst sınır aranmaz.”,
düzenlemelerine yer
verilmiştir.
Görüldüğü gibi,
Yasa’nın 80. maddesinde, prime esas kazançlar düzenlenmiş; tüm
ödemeler keseneğe bağlı tutulacağı için TC Emekli Sandığı
iştirakçileri yönünden önemli değişiklikler getirilmiştir.
80. maddenin birinci
ve ikinci fıkralarında, TC Emekli Sandığı iştirakçisi olanların
aylık prime esas kazançlarının belirlenmesinde yapılan
ödemelerin tümünün brüt tutarlarının gözönünde bulundurulacağı
öngörülmektedir. Oysa, bugünkü sistemde zam ve tazminat
ödemelerinin yasada hesap biçimi belirtilen sınırlı tutarı
emeklilik keseneğine bağlı tutulmaktadır.
Ayrıca, Yasa’nın 82.
maddesinde, tüm sigortalılar yönünden, prime esas kazancın
hesaplanmasında alt ve üst sınır getirilmişken, 46. maddesinde,
kamu görevlilerinin prime esas kazançlarının saptanmasında 82.
maddedeki üst sınırın aranmayacağı belirtilmiştir. Böylece, kamu
görevlilerinin tüm aylık gelirlerinden prim kesintisi yapılması
olanaklı kılınmıştır.
Bu durumda, TC Emekli
Sandığı iştirakçileri yönünden, çalışanlar için prim oranı %14’e
düşürülmesine karşın, prime esas matrahın artması nedeniyle
görev aylıklarında azalma olması kaçınılmazdır.
Bunun içindir ki,
Yasa’nın geçici 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, eski ve yeni
matrahlar arasındaki farka ilişkin sigorta priminin iki yıl
süreyle kurumca karşılanması öngörülmüştür. Böylece, görev
aylıklarındaki azalma iki yıl ertelenmiş olmaktadır.
Sonuç olarak, yukarıda
(a), (b), (c) ve (d) bölümlerinde belirtilen gerekçelerle, 5510
sayılı Yasa’nın,
- 3. maddesinin 29.
fıkrası,
- 28. maddesinin
ikinci fıkrası,
- 29. maddesinin
birinci, ikinci, üçüncü ve son fıkraları,
- 31. maddesinin
birinci fıkrası,
- 46. maddesinin
dördüncü fıkrasının birinci tümcesi,
- 55. maddesinin
ikinci fıkrası,
- 80. maddesinin
birinci ve ikinci fıkraları,
- Geçici 1.
maddesinin beşinci fıkrası,
- Geçici 2.
maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentleri,
- Geçici 6.
maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendi,
Anayasa’nın sosyal
hukuk devleti ve eşitlik ilkeleri ile sosyal güvenlik hakkı
kuralına aykırı düşmektedir.
2- 5510 sayılı
Yasa’nın 40. maddesinde, kimi ağır ve yıpratıcı işlerde
çalışanlar için 506 ve 5434 sayılı Yasalarda öngörülen fiilî
hizmet süresi zammı, sosyal güvenlik kurumlarına göre
farklılıkları kaldırılarak yeniden düzenlenmiştir.
Maddede,
sigortalıların hizmet sürelerine fiilî hizmet süresi zammı
eklenmesini gerektiren işyerleri ve/veya işler ile
sigortalıların bu işyerlerinde ve/veya işlerde geçen çalışma
sürelerinin her 360 günü için fiilî hizmet zammı olarak
eklenecek süreler gösterilmiş; hesaplanan fiilî hizmet süresi
zammının, yer altı işlerinde sürekli ya da dönüşümlü olarak
çalışanların maden işyerlerinde geçen hizmetleri ayrık olmak
üzere, en çok 8 yılının uzun vadeli sigorta kolları
uygulamasında prim ödeme gün sayısına eklenmesi ve bunun, üç
yılı geçmemek koşuluyla yarısının emeklilik yaş sınırlarından
indirilmesi öngörülmüştür.
Bu düzenleme, fiilî
hizmet zammı eklenmesi gereken kimi ağır ve çalışanı yıpratıcı
işleri yapanlar arasında ayırıma yol açması nedeniyle eşitsizlik
yaratmaktadır.
Gerçekten, Yasa’nın
40. maddesinde yer verilen ve fiilî hizmet süresi zammını
gerektiren işyerleri ve işler ile sigortalıları gösteren cetvel
incelendiğinde,
- 12. sırada, Türkiye
Radyo-Televizyon Kurumu’nda haber hizmeti yapan ve haber
hizmetlerinde fiilen çalışanlardan unvanları sayılanların TRT
Kurumu haber hizmetlerinde,
- 14. sırada,
Devlet Tiyatrosu sanatçıları ile Cumhurbaşkanlığı Senfoni
Orkestrası şef ve üyelerinin, Devlet Tiyatroları ile
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda,
geçen çalışmaları
nedeniyle fiilî hizmet süresi zammından yararlanmalarına olanak
tanındığı; ancak, aynı ya da benzer etkinlikleri özel televizyon
kuruluşları ve özel tiyatro ya da orkestralarda yürütenlerin
fiilî hizmet süresi zammından yararlandırılmadığı görülmektedir.
Anayasa’nın 10.
maddesinde, herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce,
felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle ayırım
gözetilmeksizin yasa önünde eşit olduğu belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin
birçok kararında vurguladığı gibi, yasa önünde eşitlik, hukuksal
durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli
değil, hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesinin
amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayırım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir.
Bu ilkeyle, aynı
durumda bulunan kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak
yasa karşısında eşitliğin zedelenmesi önlenmiştir.
Durum ve
konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için
değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar
aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa
Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmiş olmaz.
Nitelikleri ve durumları özdeş olanlar için değişik kurallar
konulamaz.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesi’nin 06.01.2005 günlü, E.2001/479, K.2005/1 sayılı
kararında belirtildiği gibi, Anayasa’nın 2. ve 60. maddeleri
uyarınca, Devlet’çe, sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin
sağlanmasına elverişli ortamın yaratılması ve bu anlamda sosyal
güvenlik alanında getirilecek bir haktan, aynı sosyal güvenlik
kurumu içinde yer alan ve temelde birbirine yakın konumda
bulunan tüm sigortalıların “dengeli ve makûl” ölçüler içinde
yararlanmalarını öngören düzenlemelerin gerçekleştirilmesi
gerekmektedir.
Yine bu kararda, aynı
sosyal güvenlik sistemi içinde bulunan, aynı sosyal risklere
karşı asgarî ölçüde güvence altına alınan ve aynı kurallara
bağlanan sigortalıların aynı hukuksal statü içinde özdeş durumda
bulunan kişiler olduğu, aynı durumdaki kişilerin, yasanın
öngördüğü haklardan aynı esaslara göre yararlandırılmalarının
ise eşitlik ilkesinin gereği bulunduğu açıklanmıştır.
Yasa’nın 40.
maddesinde yer verilen ve fiilî hizmet süresi zammı verilmesini
gerektiren işyerleri ve işler ile sigortalıları gösteren cetvel
bu ilke ve kararlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, Türkiye
Radyo-Televizyon Kurumu’nda haber hizmeti yapan ve haber
hizmetlerinde çalışanlar ile Devlet Tiyatrosu sanatçıları ve
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının şef ve üyelerinin fiilî
hizmet süresi zammından yararlanmalarına olanak tanındığı;
ancak, aynı ya da benzer etkinlikleri özel televizyon
kuruluşları, özel tiyatrolar ve orkestralarda yürütenlerin fiilî
hizmet süresi zammından yararlandırılmadığı görülmektedir.
Oysa, televizyon haber
hizmetlerini TRT Kurumu’nda yürütenler ile özel televizyon
kuruluşlarında yürütenler arasında, bu etkinliğin gerektirdiği
teknik uygulamalar ile çalışanların görev ve sorumlulukları
arasında, çalışanların yıpranması yönünden bir fark
bulunmamaktadır. Aynı durum, Devlet Tiyatroları ve
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası sanatçıları ile özel tiyatro
ve orkestra sanatçıları yönünden de geçerlidir.
Yasa’nın temel
yaklaşımı, Devlet memurları, hizmet akdine göre ücretle
çalışanlar, tarım işlerinde ücretle çalışanlar, kendi hesabına
çalışanlar ve tarımda kendi hesabına çalışanları kapsayan beş
ayrı emeklilik rejiminin, aktüeryal olarak hak ve
yükümlülüklerin eşit olacağı tek bir emeklilik statüsüne
dönüştürülmesi olduğuna göre, kurumlarının ve bağlı oldukları
çalışma rejiminin, anılan sigortalıların fiilî hizmet süresi
zammından yararlanıp, yararlanmamasında ayrım yapılmasına
dayanak olamayacağı açıktır.
Nitekim, aynı
cetvelin,
- 3. sırasında,
Türkiye Denizcilik İşletmeleri ya da Kıyı Emniyeti ve Gemi
Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü ile özel sektör denizcilik
firmaları arasında bir ayrım yapılmadan gemi adamları, gemi
ateşçileri ve dalgıçlar denizde,
- 6. sırasında, Türk
Hava Yolları ile diğer özel havayolu firmaları arasında ayrım
yapılmadan, havayollarının uçucu personeli uçakta,
geçen çalışmaları
için fiilî hizmet süresi zammından eşit biçimde
yararlandırılmıştır.
Bu nedenlerle,
Yasa’nın 40. maddesinde yer verilen cetvelin 12. ve 14.
sıralarındaki düzenlemeler, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerinde
yazılı hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
3- 5510 sayılı
Yasa’nın 63. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde,
“Kişilerin
hastalanmaları halinde ayakta veya yatarak; ağız ve diş
muayenesi, diş hekiminin göreceği lüzum üzerine ağız ve diş
hastalıklarının teşhisi için gereken klinik muayeneler,
laboratuar tetkik ve tahlilleri ile diğer tanı yöntemleri,
konulan teşhise dayalı olarak yapılacak tıbbî müdahale ve
tedaviler, diş çekimi, konservatif diş tedavisi ve kanal
tedavisi, hasta takibi, travmaya ve onkolojik tedaviye bağlı
protez uygulamaları, ağız ve diş hastalıkları ile ilgili acil
sağlık hizmetleri, 18 yaşını doldurmamış kişilerin ortodontik
diş tedavileri ile 18 yaşını doldurmamış veya 45 yaşından gün
almış kişilerin diş protezlerinin 72 nci maddeye göre belirlenen
tutarının % 50’si.”
denilerek, ağız ve diş
tedavisinde giderleri Kurum’ca ödenecek hizmetler sayılmıştır.
Kurala göre, 18-45 yaş
arasındaki kişilerin diş protez giderleri Kurum’ca
karşılanmayacak; 18 yaşını doldurmayanlar ile 45 yaş ve
üzerindeki kişilerin diş protez giderlerinin de ancak yarısı
Kurum’ca ödenecektir.
Anayasa’nın 56.
maddesinde, sağlık hizmetlerinin yaygın biçimde yerine
getirilmesi için yasayla genel sağlık sigortası kurulabileceği
belirtilmiştir.
5510 sayılı Yasa’yla,
sosyal güvenlik sistemi yeniden yapılandırılırken, Türkiye’de
yaşayan herkese sağlanacak sağlık hizmeti giderlerinin
karşılanmasının eşit ve tek statüye bağlanması öngörülmektedir.
Böylece, yurttaşların sağlık giderleri yönünden sosyal güvenlik
kapsamına alınması sağlanmaktadır.
Yasa’nın üçüncü
kısmında, “Genel Sağlık Sigortası”na ilişkin kurallara yer
verilmiş; 61. maddesiyle de, yalnız sosyal sigorta kapsamındaki
sigortalılar değil, bunların yanında Türk yurttaşı olan ya da
Türkiye’de yerleşik herkes genel sağlık sigortası kapsamına
alınmıştır.
Yasa’nın 63.
maddesinde, genel sağlık sigortalıları ile bakmakla yükümlü
oldukları kişilerin, giderleri Sosyal Güvenlik Kurumu’nca
karşılanacak sağlık hizmetleri düzenlenmiştir.
Ne var ki, Yasa’nın
63. maddesinin (d) bendinde yukarıdaki kurala yer verilerek, diş
protez giderlerinde yaşa bağlı sınırlama getirilmiş, birey
yaşamının dönemleri arasında farklı uygulama öngörülmüştür.
Diş protez
gereksinimi, kişilerin biyolojik yapıları, yaşam koşulları ve
beslenmelerine bağlı olarak ortaya çıkacak bir sağlık hakkıdır.
Bir başka deyişle diş protezine ne zaman gereksinim duyulacağı,
belirtilen etmenlere bağlı olarak kişiden kişiye farklılık
göstermektedir.
Toplumumuzda diş
protezinin, yine aynı etmenlere bağlı olarak çok genç yaşlarda
ortaya çıkan sağlık sorunu olduğu da bir gerçektir.
Bu durumda, diş protez
giderlerinin 18-45 yaş arasında ödenmemesi, 18 yaşını
doldurmayanlar ile 45 yaş üzerindekiler için bu giderlerin
yarısının ödenmesine ilişkin kural, Anayasa’da yer verilen
sosyal devlet ilkesiyle, sosyal güvenlik hakkıyla ve Anayasa’nın
56. maddesindeki Devlet’in “herkesin yaşamını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak” yükümlülüğüyle
bağdaşmamaktadır.
Anayasa’nın 65.
maddesinde, Devlet’in, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile
belirlenen görevlerini, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde
yerine getireceği belirtilmiş ise de, bu kuralın, Anayasa
Mahkemesi kararlarında da açıklandığı gibi, sosyal güvenlik
hakkını ortadan kaldıran ya da onu kullanılamayacak ölçüde
sınırlayan biçimde uygulanmaması gerekmektedir.
4- 5510 sayılı
Yasa’nın geçici 4. maddesinin ikinci fıkrasında,
“Kamu görevlilerinin
emeklilik ikramiyeleri, 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanun
hükümlerince hesaplanarak bu Kanunun yürürlük tarihinden
itibaren bir yıl süreyle, 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı
Kanunun 89 uncu maddesi ve bu Kanunla mülga 24/5/1983 tarihli ve
2829 sayılı Kanun ile personel kanunlarına göre Kurumca ödenir
ve ilgili kurumlardan tahsilat, anılan maddedeki usûlle yapılır.
Bir yıllık sürenin dolmasından itibaren emekli ikramiyeleri
8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunun 89 uncu maddesi
hükümlerine göre kamu görevlisinin son defa çalıştığı kurumunca,
çalıştığı son kurumun özelleştirilmesi halinde ise Hazinece
ödenir.”
düzenlemesine yer
verilmiştir.
Maddede, emekli
ikramiyesine ilişkin kural korunmakta, ancak, ödemeyi yapacak
kurum değiştirilmektedir.
5434 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Emekli Sandığı Yasası’nın 89. maddesine göre, emekli
ikramiyesi Emekli Sandığı’nca ödenmekte ve ödenen tutar daha
sonra görevlinin son çalıştığı kurumdan geri alınmaktadır.
Oysa, 5510 sayılı
Yasa’nın geçici 4. maddesinin ikinci fıkrasında, emekli
ikramiyelerinin bir yıl daha Sosyal Güvenlik Kurumu’nca
ödenmesi, bir yıldan sonra ise ödemenin doğrudan son çalışılan
kurumca yapılması öngörülmektedir.Kimi kamu kurum ve
kuruluşlarının, özellikle yerel yönetimlerin mali zorluk
nedeniyle hizmet akdi ile çalışan işçilerin kıdem tazminatlarını
ödemekte güçlük içinde bulundukları bir gerçektir.
Yapılan düzenleme ile,
memurlar ve diğer kamu görevlileri emekli ikramiyesini alabilmek
yönünden aynı güç koşullar içine itilmektedir.
Normal işleyen bir
düzenden, riski Kurum yerine çalışanlar üzerine taşıyan bir
sisteme geçmenin, görevi çalışanı korumak olan sosyal devlet
ilkesiyle bağdaşmayacağı açıktır.
Ayrıca, emekli
ikramiyesini ödeyecek kurumu değiştiren kalıcı düzenlemenin
geçici maddeyle yapılmasının yasa yapma tekniğine uygun
düşmediğini ve bunun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığını da
vurgulamak gerekir.
5- 5510 sayılı
Yasa’nın geçici 9. maddesinin ilk üç fıkrasında,
“4 üncü maddenin
birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında olup da 8.9.1999
tarihinden bu Kanunun yürürlük tarihine kadar ilk defa sigortalı
sayılanlar; kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmak ve 7000
gün malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olmak
şartıyla veya kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmak ve 25
yıldan beri sigortalı bulunmak ve en az 4500 gün malûllük,
yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olmak şartıyla
yaşlılık aylığından yararlanırlar.
4 üncü maddenin
birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında olup da 8.9.1999
tarihinden bu Kanunun yürürlük tarihine kadar ilk defa sigortalı
sayılanlar; kadın ise 60, erkek ise 62 yaşını doldurmak ve en az
onbeş tam yıl malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi
ödemek şartıyla kısmî yaşlılık aylığından yararlanırlar.
17.10.1983 tarihli ve
2925 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olup da 8.9.1999
tarihinden bu Kanunun yürürlük tarihine kadar ilk defa sigortalı
sayılanlar; kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmak ve onbeş
yıldan beri sigortalı olup 3600 gün malûllük, yaşlılık ve ölüm
sigortaları primi ödemek şartıyla yaşlılık aylığından
yararlanırlar.”
düzenlemesine yer
verilmiştir.
Böylece, 08.09.1999
ile Yasa’nın yürürlüğe gireceği 01.01.2007 günleri arasında, 506
sayılı Sosyal Sigortalar Yasası ile 2925 sayılı Tarım İşçileri
Sosyal Sigortalar Yasası kapsamında ilk kez sigortalı olanların,
sigortalı oldukları günde geçerli koşullarla yaşlılık aylığına
hak kazanma olanakları korunmuştur.
Yine aynı günler
arasında ilk kez Bağ-Kur kapsamında sigortalı olanların, kadın
için 60, erkek için 62 yaşını doldurmak ve en az onbeş tam yıl
malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemek koşuluyla
“kısmi yaşlılık aylığı”ndan yararlanma olanakları da
korunmuştur.
Buna karşılık, Yasa’da
aynı günler arasında ilk kez Emekli Sandığı ile
ilgilendirilmelerini gerektiren görevlere atananların emekli
aylığına, yine ilk kez Bağ-Kur’a tâbi olmayı gerektiren
etkinliklere başlayanların ise “tam yaşlılık aylığı”na hak
kazanabilmeleri için, iştirakçi ya da sigortalı oldukları gün
geçerli olan koşullara bağlı olduklarını belirten bir geçiş
kuralına yer verilmemiştir.Öte yandan, 5434 sayılı Emekli
Sandığı Yasası’nın emekli aylığı bağlanacak durumların
belirlendiği 39. maddesi ile 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve
Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Yasası’nın yaşlılık
aylığından yararlanma koşullarının düzenlendiği 35. maddesi,
Yasa’nın 106. maddesinin 2. ve 8. fıkralarıyla yürürlükten
kaldırılmaktadır.
Dolayısıyla, bu
durumda olanların emeklilik ya da tam yaşlılık aylığına hak
kazanmasında yaş sınırı, fiilî hizmet süresi ve prim ödeme gün
sayısı gibi koşulları belirleyen herhangi bir düzenleme
kalmamakta; başka bir anlatımla, 08.09.1999-01.01.2007 günleri
arasında iştirakçi olanlar ile Bağ-Kur kapsamında sigortalı
olanların nasıl ve hangi koşullarla emeklilik haklarına
kavuşacakları konusu belirsiz bırakılmaktadır.
Bu kişilerin emeklilik
koşullarının Yasa’nın 28. maddesiyle düzenlendiğinden söz
edilmesi de olanaksızdır. Çünkü, Yasa’nın 28. maddesinde,
Yasa’nın yürürlüğe girmesinden, yani 01.01.2007 gününden sonra
ilk kez sigortalı olacakların yaşlılık aylığından yararlanma
koşulları düzenlenmektedir.
Yasa’nın geçici 9.
maddesinde, 08.09.1999-01.01.2007 günleri arasında Emekli
Sandığı iştirakçisi olanlar ile Bağ-Kur kapsamında sigortalı
olanların nasıl ve hangi koşullarla emeklilik haklarına, bu
bağlamda yaşlılık aylığına kavuşacakları belirsiz bırakılarak,
bu kişilerin sosyal güvenlik haklarının belki de en önemli öğesi
olan emeklilik hakkını kullanamaz duruma getirilmeleri
Anayasa’nın 2, 5 ve 60. maddeleriyle bağdaşmamaktadır.
IV- SONUÇ:
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 31.05.2006
günlü, 5510 sayılı “Sosyal
Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu”nun,
a- - 28. maddesinin ikinci fıkrasının,
-31.
maddesinin birinci fıkrasının,
- 40. maddesindeki cetvelin 12. ve 14.
sıralarındaki düzenlemelerin,
- 46. maddesinin
dördüncü fıkrasının birinci tümcesinin,
- 55. maddesinin ikinci fıkrasının,
- 63. maddesinin
birinci fıkrasının (d) bendindeki “... 18 yaşını
doldurmamış veya 45 yaşından
gün almış kişilerin diş protezlerinin 72 nci maddeye
göre
belirlenen tutarının % 50’si.” ibaresinin,
- Geçici 1. maddesinin beşinci fıkrasının,
- Geçici 4. maddesinin ikinci fıkrasının,
- Geçici 6. maddesinin yedinci fıkrasının (a)
bendinin,
-
Geçici 9.
maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarının,
Anayasa’nın 2., 5., 10., 56. ve 60. maddelerine
aykırı olmaları nedeniyle,
b- 3. maddesinin 29. fıkrasının,
- 29. maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve son
fıkralarının,-
80. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının,
- Geçici 2. maddesinin birinci fıkrasının (a),
(b), (c) ve (d) bentlerinin,
ise, Yasa’nın 4. maddesinin birinci fıkrasının
(c) bendi kapsamına giren
sigortalılar yönünden,
yine Anayasa’nın aynı maddelerine aykırı olmaları nedeniyle,
iptallerine karar verilmesini arzederim.”
İptal ve yürürlüğün durdurulması istemlerini
içeren, Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri Haluk KOÇ ve Kemal
KILIÇDAROĞLU ile birlikte 116 Milletvekili tarafından verilen
14/7/2006 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir :
“III. GEREKÇE
1) 31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunun 3 üncü Maddesinin
Yirmidokuzuncu Fıkrasının Anayasa’ya Aykırılığı
5510 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin
yirmidokuzuncu fıkrasında gü |